Yaz?c? Sürümü
ŞEYH ABDURRAHMÂN-İ TAĞÎ ´NİN HAYATI
Ailesi:
Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) hz.lerinin hayatı hakkında geniş bir bilgiye sahip değiliz. Fakat ailesinin bulunduğu ev halk arasında sûfi evi olarak meşhurdur. Şeceresi hakkında kesin bir delil elde edemedik.
Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) hz.lerinin babasının adı Molla Mahmud´tur. Kemâlat sahibi, ilmiyle âmil, sünnetleri yerine getiren, müteheccid (teheccüd namazını kılan) ve gözü yaşlı bir zat olarak bilinirdi. Önceleri Kadiri tarikatına mensuptu. Daha sonra Nakşibendiliği ise Şeyh Salih-i Sipiki’den (k.s) almıştır.
Babası Molla Mahmud´un erkek kardeşleri yoktu. Bir kız kardeşi vardı. Saliha kadınlardan olan kız kardeşi Kadiri tarikatındandı ve kerameti ile meşhurdu.
Abdurrahmân-ı Tâğî´nin (k.s) annesi Meyasin adında saliha bir kadın idi. Molla Muhammed´in kızıdır. Molla Muhammed, Seyyid olup Hüseynî koldan gelen, büyük bir alimdir.
Seyda (k.s) anne tarafından dedesi hakkında şöyle diyor:
-Ben küçük iken dedem Molla Muhammed elini omuzuma kor ve şöyle derdi;
-Bizim ailemizin ilmi, irsî olarak dededen oğula devam eder. Halbuki benim oğullarımdan hiç birisi bendeki ilmi talep etmedi. İlmime vâris olacak sen varsın.
Seyda´nın (k.s) annesi de kemâl sıfatları ile meşhur idi, gıybet yapmaz ve boş sözlerle meşgul olmazdı. Kocası evinden ayrıldığında, kadınların arasına gitmez, evinin kapısını kapatır, uzlete çekilirdi. Allah´ın zikriyle ünsiyet ederdi.

Doğumu ve Çocukluğu:
Seyda (k.s) Hicrî 1247 miladi tarihinde Şirvan´da doğmuştur. Seyda (k.s) o zamanın adeti veçhile doğarken göbeği; Hz.Yusuf ile Züleyha hakkında yazılan bir aşk kitabı üzerine kesilerek Allah´a aşık bir zat olması arzu edilmiştir.
Seyda´nın (k.s) alnında, daha küçük iken bile ilahi aşkın izleri alnında görülüyordu. Bir çok sefer anne ve babası, onun hakkında şöyle derlerdi:
-Cenabı Allah´ın bize lütfettiği bu çocuk, başka çocuklara benzemez. Bunun beslenmesini eller ile değil kalbimize yerleştirerek ihtimamla yapmamız gerekir.
Daha küçük yaşta iken Kur´an-ı Kerim´i ve itikat ile ilgili bir küçük kitabı okudu. Annesinin güzel terbiyesi sayesinde başka çocuklardan fark edilirdi. Boş işlerle meşgul olmazdı. Seyda (k.s) şöyle derdi: "Annemin güzel terbiyesi ile ervah alemiyle ilişkim kesilmezdi. Allah´tan gafil olmazdım. Çocukların arasında kendimi devamlı kusurlu görürdüm."
Seyda (k.s), on yaşına ulaştığında annesi vefat etti, babasıyla kaldı. Şafiî fıkıh kitaplarından İmam Râfii´nin "Muharrer" kitabını okudu. Daha sonra arapça gramer ilmine başladı. "Had-âikû´d-Dekâik" kitabına kadar babasının yanında okudu. Daha sonra, memleketin meşhur âlimlerinden Molla Abdüssamed´in yanına gitti. O vefat edince Gavs-ı Azam (k.s) hz.lerinin kardeşinin oğlu, büyük alim Molla Diyâuddîn´in yanına gitti. Onda Molla Cami´ye kadar okudu. Molla Diyâuddî´nin o kadar sevgisine mazhar oldu ki, gece-gündüz O’ndan ayrılmazdı. Daha sonra, çevredeki meşhur âlimlerden okuyarak ilmini bitirdi.
Sonra, babasına vakfedilen Ispahart´daki medresede ders vermeye başladı. Medrese eğitimi sırasında en fazla ilişkide bulunduğu kimseler, dünya ile ilgisi olmayan dervişlerdi. Cezbe hali çok fazlaydı. Semâ ve kaside dinlemeye iştiyakı vardı. Talebeleri çoğu sefer dışarı çıkartıp; akan suların kıyılarına, çiçekli bahçelere ve güzel manzaralı tepelere götürerek ders verirdi. Bazen verdiği kitapta müşkül meselelerle karşılaşınca kitabı kapatır, talebelerinden ilahi aşka dair bir kaside söylenmesini isterdi. Meselelerin cevabını (çözümünü) Allah´tan isterdi.
Seyda-i Tâğî (k.s) bu dönemi için şöyle buyuruyor:
-Bana yol gösteren bir mürşid, bağlı olduğum bir tarik madiği halde, Cenab-ı Allah, beni günahlardan koruyordu. Bir gece, kötü bir yere gitmeye niyyet ettim. Yolda giderken, çamur yerde ayağım kayıp yere düştüm. Eve dönüp elbisemi yıkar başladım. Temizliğimi sabah olduğunda bitirebilmiştim.
Seyda (k.s) yüksek bir himmete sahip olduğundan dünyevi rütbelerle kanaat etmezdi. Osmanlı Devleti, kendisine bulunç nahiyenin müdürlüğünü, kadılığını ve müderrisliğini verdiği halde bunlara iltifat etmedi. O, kendisini Allah´a ulaştıracak bir Mürşid-i Kâmil arıyordu.

Tarikata İntisabı ve Mürşidleri:
Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s), son hastalığı sırasında, Gavs-ı Hizâni´ye (k.s) intisap edişine kadar geçen hayatını, sohbet ve yakıçı bir muhabbet üslûbu ile şöyle anlatmıştır :
-Vallahi, ömrümün başından şu ana kadar Allah´tan başka tek gayem olmamıştır. Yalnız arada çok kısa bir süre geçirdim ki onu sonra anlatırım. Doğduğum zaman, anam göbeğimi Mevlana Molla Cami hz.lerinin eserlerinden biri olan "Yusuf ile Züleyha kitabı üzerinde kesmiştir. Meme dönemimin nasıl geçtiğini bilmiyorum. Yalnız beni görenler halimi beğeniyorlarmış.
Memeden kesildikten sonra bir emirin yetişkin çağa gelmiş bir kızından hoşlanır olmuşum. Öyle ki o kız beni taşısa veya yanımda dursa susuyor aksi halde ağlıyormuşum. Daha sonra, yedi yaşımda iken anamın vermiş olduğu terbiyenin etkisi ile, sevgiye dönük tabiatım, korku tabiatına dönüştü. Böylece ölümü, azabı ve diğer korkutucu akibetleri düşünmeye başladım.
O sırada anneme "Çocuklar için azap yoktur" deyince, annem bana "Evet, öyledir. Çünkü onlar cahildirler. Oysa ki sen âlim bir sülalenin çocuğusun. Sana çok şeyler anlatıldığı için sen artık âlim oldun ve bu yüzden senin için azap vardır" dedi.
Ben de çocuklarla oynarken onlar çirkin bir söz söyleyince veya günah olan bir hareket işleyince onlara:
-Ben böyle yapmam, böyle bir söz söyleyemem, derdim. Çocuklar bana niçin deyince kendilerine:
-Çünkü Allah´tan korkuyorum, derdim. Bunun üzerine çocuklar bana:
-Bizler günahları yazılmayan çocuklar değil miyiz diye sorunca kendilerine:
-Annem bana diğer çocukların günahları yazılmaz ama seninkiler yazılır, dedi diye cevap verirdim.
On iki yaşına girinceye, bulûğ çağının eşiğine dayanıncaya kadar bu korku ile yetiştim. On iki yaşındayken bir arkadaşımın teşviki ile yabancı bir kadına âşık olmaya kalkıştım. Bu işe çok önem vermeme rağmen sırf Yüce Allah´ın lütuf ve keremi sayesinde isteğime eremedim. Fakat bu yüzden on üçüncü yaşımın sonuna kadar devam eden bir gaflet haline düştüm. On üç yaşımı bitirip de bulûğa erince Molla Ziyaûddîn Arvasî´ye başvurdum. Bu zât, muhabbet ve ülfete fazlasıyla dönük tabiatlı bir insandı. Bana:
-Muhabbete denk gelecek hiçbir şey yoktur, dedi. Ayrıca bana muhabbetin özelliklerini açıkladığı gibi muhabbet sahiplerinin abidlerden ve zahidlerden daha üstün olduğunu anlattı. O´nun telkinlerinin etkisi ile tekrar eski muhabbete dönük mizacım geri geldi. Fakat bu yeni mizacımda mecazî aşklara artık yer yoktu. Bunun üzerine Hacı Emin Şirvanî Hazretlerine başvurarak onun tarikatı olan, Rufaîlik tarikatına girdim ve O´na biat ettim.
Arkasından da virdlere, zikirlere ve nafile ibadetlere giriştim. Bütün bunları cezbe ve muhabbetle yapıyordum. Fakat bir süre sonra Hacı Emin Şirvanî, Şeyhi Abdurrahmân Talebani Hazretleri tarafından reddedilince Şeyh Hamza Telvi Hazretlerine vararak O´na biat ettim. Bir süre O´nun müridi olarak kaldım. Bu arada muhabbet ve cezbe halim kuvvetli bir şekilde devam etti.
Bir süre sonra Yüce Allah gözlerimi kâmil bir mürşidin ellerinde açtı. Bu öyle büyük bir Şeyh idi ki, Kadiri tarikatından Seyyid Nurettin Birgivi hazretlerinden sonra, O´nun kadar saf, temiz ve gerçeğe yaklaşabilmiş bir şeyh yoktur. Bu sözlerimle Şeyh Abdülbari Çarçahi hazretlerini kastediyorum. Yeni şeyhim beni hemen tasarrufu altına aldı. Bana oruç tutmak, az yemek, az uyumak, kirli elbiseler giymek ve sık sık mezarlıkları ziyaret etmek git çok riyazetler yaptırdı. Öyle ki, bazan geceleri bir iki saat mezarlıkta kalırdım. Hatta Tahi köyünün mezarlığında açık bir mezar vardı. İçinde ölü kemikleri yoktu. Bazı geceler bu mezara girer ve orada sabahlardım. Bu arada dünyadan, insanlardan ve dünya hazlarından uzaklaşmış, soğumuştum. Şeyhim bana bir gün bir gece boyunca yüz yetmiş bin kere tehlil (Lâilâheillallah) dememi emretmişti. Bana derdi ki:
-Kalbini ateş taşı ve Lâilâheillallah cümlesini de ateşi demir parçası say. Kalbini bu yüce cümle ile muhabbet ve cezbe ile döv. Böylece demir darbeleri altında kalan taşlarda görüldüğü kalbinden kıvılcımlar çıksın. Ben de onun tarifine uyarak zikrederken önceleri kalbimde kıvılcımlar çıkıyor ve tüm kalbimi aydınlatıyordu. Arkasından cezbeye dayanan bir huzura kavuşuyordum. Öyle ki o zamanlar bu kemâlden daha üstün bir kemâl hal olmayacağını sanıyordum.
Gavs-ı Azam Arvâsî (k.s) hazretleri o sırada Kulât´da oturuyor, sessiz ve gürültüsüz bir şekilde tasarrufunu gösteriyordu. O´nun müridlerinden biri olan Süleyman Erbu si, arasıra kulat köyüne gidip dönmüştü ki, kendisine alaylı bir ifade ile:
-Kulat´daki sûfiler nasıldırlar, ne yapıyorlar diye sorunca bana:
-Vallahi falanca dereyi geçsen öyle demezdin, diye cevap verdi. Adamın bu sözü beni çok etkiledi. O sırada halife olarak görevli idim. Bir kaç müridim vardı. Bu müridlerimden birine "başımı ve sakalımı traş et" dedim. Oysa daha önceden içimden sakal tıraş etmemeye karar vermiştim.Zaten Kadiri halifeleri sakallı oluyordu. Müridim bana;
-Kendine ne yapıyorsun dedi.
-Vallahi falanca kişinin sözleri beni çok etkiledi. Kulat´a gidiyorum, dedim. Bunun üzrine müridim bana:
-Halife oldun, müridlerin var. Bu noktaya vardıktan sonra Kulat´a gidip o cahil sûfilere katılıyorsun. Vallahi sen delisin, dedi. Kendisine:
-Ne dersen de, beni etkileyemezsin, buna göre konuşmaktan vazgeç diye cevap verdim. O gece içimde büyük bir endişe ve sıkıntı belirdi. Sabaha kadar uyuyamadım. Seher vakti gelir gelmez derhal Gavs-ı Azam hazretlerinin o müridinin evine vardım, kendisini uykusundan uyandırarak.
-Benimle birlikte gelir misin dedim. Adam da:
-Gelirim, dedi. Böylece seher vakti yola koyulduk.
Daha önce o müridin sözünü ettiği dereden geçerken kalbimde acaip bir etki hissettim. Böylece Kulat´a varınca Yüce Allah gözlerimi Cennet bahçelerinden bir bahçede açtı. Başkasının bir yılda üzerimde sağlayamayacağı tasarrufu Gavs-ı Azam hazretleri bende bir günde sağlamıştı. O sırada dillerin ifade edemeyeceği, kulakların duyamayacağı acaip bir haller duydum ve gördüm. O zaman daha önce elde ettiğim hallerin gafletten ve boşu boşuna ömür harcamaktan başka bir şey olmadıklarını anladım.
Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) daha sonra Gavs´ın (k.s) yanına gitti. Bütün dünya işlerinden ayrılarak Abdurrahmân-ı Tâğî kalmayı istedi. Gavs (k.s) kendisine "Lafza-i Celâle" devam etmesini emretti. Sabahleyin Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s), Gavs´a (k.s) şöyle dedi:
-Kurban ben her şeyde Lafza-i Celâlin zikrini duyuyorum. Hatta önümde yürüyen köpekten bile o zikri duydum.
Gavs (k.s) kendisine Ispahart nahiyesinde kadılık yapmasını emretti. Seyda (k.s) orada bir veya iki sene kadar kadılık yaptı.
Kadılık yapmasında iki büyük hikmet vardı:
Birincisi; dünya azizliğini gördükten sonra zillete düştüğünde durumunun ne olacağını denemek.
İkincisi; O´na ayrılık eziyetini çektirerek arzu ve iştiya artırmak.
Gerçekten de kadılık müddetince devamlı mürşidi için kaside söyleyerek aşkla meşgul oldu. Muhabbeti günbe gün artardı. Bu müddet içerisinde zaman zaman mürşidinin yanına giderek hasretini giderirdi.
Gavs’ın (k.s) emriyle kadılık işinden ayrıldıktan sonra dünyadan tamamıyla uzaklaşıp, mürşidinin kapısında hizmet kemerini bağladı. Bu arada cahil kimselerin kendisine layık olmayan sözleri söylemelerine kulak asmadı. Daha önce ailesiyle birlikte izzet ve bolluk içerisinde yaşarken o kadar fakirliğe düştüler ki ekmelrini başka kapılardan isteme durumuna geldiler. Çocukları küçüktü. Hizmetlerini görecek başkalarının zulmünden muhafaza edecek kimseleri yoktu. İki saliha hanımı vardı. O kadınlar bölgenin şerefli ailelerinden oldukları halde Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) hz.lerinin, içine düştüğü fakirliği onunla birlikte teslimiyet içerisinde paylaştılar.
Aile efradının durumu ve fakirliği hakkında kendisiyle konuşmak isteyenleri dinlemezdi. En sadık dostlarından ve müridlerinden biri olan Molla Hüseyin bu konuda şöyle diyor:
-Seyda Kulât köyünde Gavs´ın (k.s) yanında iken oraya gittim. Yanına varınca ailesinin durumunu kendisine bildirmek istedim. Teveccüh´ten sonra bildirmemi söyledi. Teveccühten sonra yanıma gelip şöyle dedi:
-Eğer ailemin üzerine eviniz yıkılsa, Ziyâuddîn dahil olmak üzere hiçbirisi kurtulmaz. -Allah´a şükürler olsun- bana hiçbir tesiri olmaz." Ben kendisine;
-Elhamdülillah hepsinin durumu iyidir dedim.

Mürşidinin Yanındaki Durumu:
Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) Mürşidinin yanında hiç bir hizmetten geri kalmıyordu. Gayet fakirane yaşardı. Giyeceklerine dikkat etmez, bazan ayakkabısı bazan gömleği bazan da ceketi olmazdı. O bunlara aldırış etmez, hizmetine devam ederdi. Ayakları kanayıncaya kadar hizmet yapar, uyumak içinde kendine bir yer ayarlamazdı.
Bütün gaye ve maksadı, mürşidinin sohbetinde oturmak ve rızasını tahsil etmekti.
Çoğu gece uyumaz. Gavs´ın (k.s), odasının penceresine bakan bir taşın üzerine oturur, yaz, kış, yağmur, kar demez sabaha kadar o taşın üzerinde beklerdi.
Şeyda (k.s) bu şekilde eziyet, meşakkatlere devam etti. Dokuz sene ehlinden, vatanından uzaklaşarak Gavs´ın (k.s) hizmetinde bulundu. Kemalât makamlarına ulaştı. Hilafet alarak irşadla görevlendirildi.
İrşada çıkmadan evvel bütün arazisini satarak Allah yoluna harcadı. Tevekkülünü denedi.
Bu konuda Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) şöyle dedi:
İnsanlardan dünyayı terketmelerini isterken nefsimin dünya malı karşısındaki durumunu öğrenmek istedim. Gavs´ın himmetiyle Allah´a tevekkülümün tamam olduğunu gördüm.
İrşada çıktığında Verkanis köyündeki halifesi Şeyh Fethullah´ın dedesi Şeyh Muhammed´in türbesini ziyaret etti. O türbede işaret edildi ki Abdurrahman-ı Tâgi (k.s) " Seyda" adıyla meşhur olacak.
Daha sonra Hacca gitti. Medine´deki bulunan İmam-ı Rabbani´nin (k.s) torunlarından Şeyh Muhammed Mazhar ile buluştu. Hacc´dan döndükten sonra irşad vazifesinin gereklerini yerine getirmeye başladı.

Abdurranman-i Tâğî ´nin (k.s) Kemalâtına İşaretler:
Son hastalığı sırasında Şeyh Abdurrahman-i Tâğî (k.s) şöyle buyurdu:
-Bana Hac mevsiminde Mina´da olduğum gösterildi. Hacca gelenlerin hepsi bütün velilerin ruhlarıymış. Bu ruhlar benim için Allah´tan af ve mağfiret dilediler. Allah´ın beni tamamıyla affettiğini ümid ediyorum.
Daha sonra Yüce Allah, kıyamet gününde olacağı şekilde bana tecelli etti. Ben Allah´ın (C.C) seven (vedûd) ve esirgeyen (Rauf) oluduğunu biliyordum. Fakat o görünürde hükmedici ve hakikatta merhamet edici bir tavırda:
-Sen nerede, ben (Yüce Allah) nerede" buyurdu. Bu sözün lezzeti her yanımı sardı. Öyle ki şimdi uyanık halimle bile o sahneyi görüyorum.
Bu vakıa sırasında raksetmek istedim. Sen bu isteğime ne dersin Kendisine
-Bizim tarikatımızda raks yoktur, dedim. Bana " Nasıl yok olur, Peygamber Efendimiz (a.s) Cafer-i Tayyar´a (r.a):
-Sen benim yaratılışıma ve huylarıma benzedin, dediğinde Cafer-i Tayyar (r.a) Efendimiz´in (a.s) huzurunda raksetmeye başlamıştır." dedi.
Ben de:
- Caferi Tayyar´ın (r.a) raksı onun elinde olmayarak meydana gelen ve vecde dayanan bir raks idi. Sizin sorunuzu ben kendi isteğiyle raksetmek olarak anladım. Eğer içeri girdiğimde sizi vecd halinden dolayı raksederken görseydim çok hoşuma giderdi, diye cevap vermem kendisinin hoşuna gitti.
Rüyamda bütün velilerin konaklarını üstüste yükselen katlardan meydana gelmiş bir büyük bina halinde gördüm. Gavs-ül Azam Abdülkadir Geylâni (k.s) beni başı üzerine alarak üst katlara çıkartarak oradaki bir döşek üzerine oturttu.


Halifeleri:
I- Şeyh Muhammed Sami (Erzincan)
2-Şeyh İbrahim Çokreşi (İşaretler kitabını derleyen)
3- Şeyh Halil Çokreşî
4- Şeyh Mustafa (Bitlis)
5- Şeyh Süleyman (Bitlis)
6- Şeyh Yusuf (Bitlis)
7- Şeyh Fethullah (Verkanis)
8- Şeyh Abdülhâdî Çarçahî
9- Şeyh İbrahim (Bulanık)
10-SeyyidTahir Abtl
11- Molla Ahmet Taşkesenli (Erzurum)
12-Molla Abdullah (Hîzan)
13-Şeyh Abdullah (Nurşin)
14-Şeyh Reşit (Nurşin)
15-Seyyid İbrahim (Siirt)
16-Şeyh Abdulkahhar (Siirt) Zukayd.
17-Şeyh Abdulhakim (Siirt)
18-Şeyh Abdulkadir Melekand (Hezan)
19-Haceli Yusuf (Hınıs)

ABDURRAHMÂN-ITÂĞδ NİN (K.S) VEFATI

Seyda-i Tâğî (k.s), bütün ömrünü ilim ve irşad hizmeti ile geçirmiştir. Allah rızası için insanlara iyiliği emrederek, kötülükleri yasaklayarak tarikat ve hakikat yolunda ilerlemelerine çalışmıştır. On sekiz yıl kaldığı irşad görevinde bulunduğu beldeyi dünya muhabbetinden Allah´a davet etmede bir an geri kalmamıştır.
Ariflerin Kutbu Seyda-i Tâğî (k.s) hz.leri son hastalığından önce ve hastalığı sırasında kemâline delâlet eden ve öleceğine işaret eden bir kaç menkıbesini halifesi İbrahim Çokreşi´den naklediyoruz:
Şeyh hz.leri irşad sırasında bulunduğu bir köyde bana dönerek şunları söyledi:
- SadeddinKaşgari (k.s) hz.leri, ömrünü halkın irşadı ile geçirdikten sonra son günlerini bütün gayreti ile iç murakabeye ve toplamaya vermiştir. dedi.
Ben de kendisine Gavs -ı Hizâni (k.s) hz.lerinin
-Ricat ehli ölüm hali sırasında istiğrak haline geçer dediğini naklettim. Bu sözlerime şu karşılığı verdi:
- O hal Yüce Allah´ın, ölüm hali sırasında feyiz ve bağışıdır. Bu halin gayretle gerçekleşecek bir gelişme olduğunu söyleyemem. Buna rağmen bu andan itibaren inşaallah bu gelişmeye ermek için çalışacağım.
Abdurrahman-i Tâğî (k.s) ölümünden önce ağır hastalığına rağmen hiç bir sünnet namazını bırakmaksızın hepsini ayakta kılar, akşam ile yatsı arasında rabıta ile iki tulü vakti arasındaki zikri asla bırakmazdı.
Oysa bu sırada ancak dört yanına yastık dayayarak oturabiliyor, hatta yine de oturamayınca sırtını duvara dayıyordu. Bu durumunu kendisine hatırlatarak "sen hastasın, bu şekilde ibadet yapamazsın" diyenlere aldırış etmiyordu. Hatta bu şekilde konuşmamalarını istiyordu.
Hastalığı sırasında kendisini ziyaret için gelen müridlerin şu edeplere riayet etmelerini istedi:
-Ziyaretime gelenler tam bir edep ve huzur içinde yanıma girsinler. Çünkü velilerin ruhları devamlı olarak odamda bulunuyor. Edebe aykırı yapılan bir davranış, yapan kimseyi zarara uğratacağı gibi kendimi de o davranıştan zarar göreceği çekmiyorum.
Yanıma girdiğinizde kalbleriniz bir, niyetleriniz aynı olsun. Çünkü hastalığım sırasında değişik arzularınızın bana yansımasından rahatsız oluyurum.
Abdurrahman Tâğî (k.s) hz.leri, son gecesinin seher vaktinde Peygamber Efendimiz’in (a.s) açıkça kendisine görünerek bal ve şerbet yemesini emrettiğini ve şöyle buyurduğunu söyledi:
- Emir hazretleri isteyeni meclisine çağırdı, isteyeni de hizmete devam etmek üzere geri bıraktı.
Bu sözlerinden sonra kendisine:
-Aklınızdan yolculuk geçiyor mu diye sorulunca: Evet, hem de çok geçiyor. Eğer aklımdan yolculuk geçmeseydi, Peygamberimiz (a.s) açık bir şekilde bana görünemezdi.
Bu arada o günün ikindi vakti sıralarında eşi Seyyide Kadriyye´nin eteğinden tuturak şu beyti okudu:
Kabe hareminin harimine vasıl olamazsın,
Eğer evlad-ı âlinin eteğine yapışmazsan
Bu beyti şefaat dilemesi gayesiyle okuduğu mübarek yüzündeki ifadeden açıkça anlaşılıyordu.
Abdurrahman-i Tâğı (k.s), son hastalığı sırasında bir yolculuk dönüşü ağır hastalığına rağmen ailesine ve yakınlarına şöyle hitap etti:
- Allah´ı ve O´nun Rasûlü Efendimiz´i (s.a) sevmeyi, şeriata bağlanmayı ve Şeyh Fethullah Verkenasi´ye itaat etmeyi sakın ihmal etmeyin.
Son zamanlarında çevresindekilere ve bağlılarına şefkatle muamele etti ve rahmet nazarıyla baktı. Evlâtlarına ise pek iltifat etmedi. Yalnız bir kere Molla Ziyâüddîn´e şöyle söyledi:
-Oğlum, Şeyh Fethullah, senin hakkında benden daha hayırlıdır. Çünkü ben seni başkalarından ayırmam, ama o seni öbürlerinden üstün tutar.
Bu sözlerinden sonra bakışları son nefesine kadar bağlılarının üzerinde kaldı.
Komaya girip çıktığı son anlarında şunları söyledi:
-İki meleğin ruhumu almaya geldiklerini gördüm. Onlara:
-Sizin ruhumu almanıza razı değilim. Ben çok sayıda alime hizmet ettiğim için ruhumu alimlere mahsus meleklerin almasını istiyorum.
Bir süre sonra benim ruhumu almaya gelen meleklere Yüce Allah’ın (C.C) :
-O´nun ruhunu, benim dostlarımın ruhunu alan alsın, buyurduğunu duydum. Bu emri duyunca "o çabuk gelsin" dedim :
Daha sonra Molla Abdülkahhar´a dönerek:
-Güzel sesinle üzerime Kur´ân-ı Kerim oku, dedi.
Gece yarısına doğru çok sevdiği bir aile ferdini çağırdı. Peygamber (s.a) Efendimizin´in vefat etmek üzere iken Hz.Aişe´ye (r.a) çok yakınlık gösterdiğini hatta başını O´nun göğsü ve çenesi arasına dayayarak öyle vefat ettiğini bildiği için son anlarını aynı şekilde geçirmek istedi. Vücudunu o yakınının koluna dayadı, elini eline koydu. Bir süre sonra elini çekerek sağ memesinin altına gelecek şekilde koynuna soktu. Bu durumda kuşluk vaktine doğru saat dokuz civarında Rabbine kavuştu.
Vefat tarihi Hicri 1304 Rebiülevel / Miladi Miladi 1923 Aralık ayının yirmisine rastlayan perşembe günüdür.


İnsanların En Güzel Ahlaklısıydı
Enes b. Malik (r.a.) şöyle dedi:Allah Resulü (a.s.), insanların en güzel ahlâklısı idi. Bazen kendisi evimizde iken namaz vakti gelirdi de hemen altında bulunan serginin (düzeltilmesini) emreder, yaygı süpürülür, sonra üzerine su serpilir, daha sonra da Allah Resulü (a.s.), imam olur biz arkasında saf tutardık. O da bize namaz kıldırırdı. Enes´lerin bu yaygısı hurma yapraklarından idi.
Sahih-i Müslim´deki hadis numarası: 1054

Keşke Sana Gelselerdi
Biz elçilerden hiç kimseyi ancak Allah´ın izniyle kendisine itaat edilmesinden başka bir şeyle göndermedik. Onlar kendi nefislerine zulmettiklerinde şayet sana gelip Allah´tan bağışlama dileselerdi ve elçi de onlar için bağışlama dileseydi, elbette Allah´ı tevbeleri kabul eden, esirgeyen olarak bulurlardı. (4/64)

Bu site Şeyh hazretlerinin sevenlerince hazırlanmış olup, Haznevi cemaatının ve yüce üstadının resmi sitesi değildir.