Yaz?c? Sürümü
Veda Haccı





Veda haccı, Muhammedi tebliğin son safhasında yapılmıştı. O sıralarda bütün arap beldeleri islam davetini tanımıştı. îslamın nuru Şam´a kadar ulaşmıştı. Daha önceleri Bizanslıların hakimiyeti altında yaşayan araplar İslama girmişlerdi. Bu hac­ca Veda haccı denilmiştir. Zira bundan kısa bir süre sonra Pey­gamber efendimiz Refık-i alaya intikal etmiştir. Ayrıca Veda haccında Peygamber efendimizin kullandığı ifadeler, onun mü­teakip senelerde artık ümmetiyle karşılaşmıyacağmı dile geti­riyordu. Bu hacca tebliğ haccı da denilmiştir. Zira Peygamber efendimiz veda haccında irad ettiği hutbesinde tebliğ ifadesini kullanmıştır. Biz de onun bu hacca tebliğ haccı adını verdiği gö­rüşündeyiz. Çünkü o hacda arap beldelerine en son tebligatını yapmıştı. Bütün arap beldeleri islam davetini tanıyıp bilmişler­di, îslama girmişler ve bazılarının kalplerine islam sevgisi yer­leşmiş nihayet mümin olmuşlardı. Bazıları da, kalplerine iman nuru girmemiş olsa dahi islam hakimiyetine teslim olup* itaat­lerini izhar etmişlerdi.

Peygamber (s.a.v) efendimiz davetin yükünü omuzlamış, in­sanlara islamiyeti öğretmişti. Onlar da kendisinden gelen bu yüce tebligatı alıp içerdiği bilgileri kavramışlardı, insanların görüp müşahede ettikleri emaneti omuzunda taşımış, insanlar da ondaki vahyin nurundan kıvılcımlar almışlardı. Resulullah (s.a.v) efendimizle birlikte vahiy devri de kapanmıştı. Ama Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Ebu Ubeyde ve diğer Rıdvan bey´ati-ne katılmış olan mü´minler bu daveti ve tebliği devam ettire­ceklerdi. Bunlar Hz. İsa´nın havarileri gibi Peygamber efendi­mizin yakın arkadaşları ve davetinin tebliğcileriydiler. Bu te­miz insanlar emaneti Peygamber efendimizden devr alıp omuz-ladılar; hakkı yerine getirdiler. Bazı irtidat olaylarında ve bir kısım insanların irtidad etmesinden sonra arap beldelerinin ta­mamı bu daveti himaye etmeye soyundular. îman sevgisi kalp­lerine yerleşti. Savaşlarda komutanlık bazen Rıdvan biatine katılmamış olan şahıslara verilmişti. Ancak bu komutanların yanına Rıdvan biatına katılmış olan şahsiyetler refakat ettiril­mişti. Örneğin Halid bin Velid komutan olduğu halde yanına Refakatçi olarak Ebu Ubeyde verilmişti. Her ne kadar Halid´in kalbinde iman bulunduğuna inanıyorsak da O Rıdvan biatine katılmış kimseler gibi islamın ahkam ve farizaları hakkında bilgi sahibi değildi.

îran fethinde görüldüğü gibi savaş komutanlığı bazen Rıd­van biatine katılmış olan şahıslara verilmişti. Örneğin bu sa­vaşta ´Aşere-i Mübeşşere´den yani cennetle müjdelenen on kişi­den biri olan Sa´d bin Ebi Vakkas komutan olmuştu.



Veda Haccı ve Menasikin İfa Edilişi


îbn Kayyım´m anlattığına göre hac hicri dokuzuncu senede farz kılınmıştır. Daha önce müslümanlar hac etmekle yükümlü değildiler. Ancak arap geleneklerine göre hac edilirdi. Bu se­beple Peygamber efendimiz hac emiri olarak Hz. Ebu Beikr´i hicri,dokuzuncu senede Mekke-i Mükerremeye göndermişti. Kendisi o yıl hac etmemişti. Çünkü müşrikler o zamana kadar cahiliyet geleneklerine uygun biçimde hac ediyorlardı. Müşrik­lerin hac ibadetlerini cahiliyet geleneklerine göre eda edişlerini görünce susup da ikrar etmiş sayılmamak için kendisi bizzat gitmedi, ama Ebu Bekiri hacca gönderdi. Müşriklerin mescidi harama yanaşmalarının sakmdırıldığı 10. hicri senede bizzat kendisi hacca gitti ve hac emirliği görevini uhdesine aldı.

Hicri onuncu senenin Zilkade ayının sona ermesine altı gün kala Peygam&er efendimiz Mescidi Haram´a yönelerek Medine-i Münevverede ve çevresinde bulunan kimselere hacca gideceği­ni ilan etti. Müslümanlar da Peygamber efendimizle birlikte hac etmek için yanına gelmeye başladılar. Arap beldelerinde bu haber yayılınca yolda da birçok kimseler kendisine katıldılar. Sayılamıyacak derecede birçok mü´min yanında toplandı. Önünde, arkasında, sağında, solunda göz alabildiğince kalaba­lıklar teşekkül etti.

Yukarıda belirttiğimiz tarihte Peygamber efendimiz, Medi-ne-i Münevvere içinde ve çevresinde bulunan müzminlerle bir­likte yola koyuldu. Yol arkadaşlarına hitapta bulunarak hac menasikini öğretti. Yolda kendilerine katılan heyetlere de birer birer hac menasikini Öğretti. Müşriklerin çıplak olarak Kabe´yi tavaf etme gibi cahiliyyet adetlerinin kalıntılarından uzak dur­malarını tavsiye etti. İhrama nasıl girileceğini, hac mikatının nerede olduğunu, ihram nevilerini ve her ihram nevinde uyul­ması gereken hususları anlattı. Hac ve Umre ihramına birlikte giren kimsenin kurban kesmek için kurbanlık getirmesini, hac-cı eda ettikten sonra ancak kurban bayramının birinci gününde ihramdan çıkılabileceğini açıkladı. Umre niyetiyle gelip kurban getirmemiş olan kimsenin ise Safa ile Merve arasında sa´y yap­tıkları ve Kabe´yi yedi turla tavaf ettikten sonra ihramdan çı­kabileceğini açıkladı. Tavafın ilk üç turunda hervele (omuzları sallayarak tavaf etmek) ve tavafın her turunda Kemal ve Yüce­liğini bilmek maksadıyla Hacer-i Esved´in selamlanması gerek­tiğini bildirdi. Safa ile Merve arasında yedi kez say yaparken iki yeşil direk arasında koşularak say edilmesi gerektiğini açık­ladı, îhrama girdikten sonra:

"Lebbeyk Allahumme lebbeyk, lebbeyk la şerike leke lebbeyk innel hamde ven´nimete leke ve´l-mülk la şerike lek lebbeyk" Ya­ni "Buyur Allahım buyur. Buyur, senin ortağın yoktur, buyur. Övgü ve nimet ile mülk senindir, ortağın yoktur. Buyur Alla­hım" diyerek telbiye getirmek icab ettiğini anlattı. Hac mena­sikini sözlü olarak anlattıktan sonra tatbikatını d,a onlara gös­terdi. Medine-i Münevverenin mikatı olan Zil´huleyfe´de ihrama girdikten sonra ameli uygulamayı da gösterdi. Bütün mikatları onlara bildirdi. Mikat yerinde veya daha önceden ihrama girilebileceğini ancak mikat yerinin ihramsız geçilemiyeceğini anlat­tı. Peygamber efendimiz ihrama girdikten sonra hac ve umre için niyet getirip tekbir ve tehlilde bulundu. Beraberindekilerin de bir kısmı sadece hacca niyet ettiler. Çünkü umre de hacca dahildir, dediler. Yalnız umreye niyet getirenler de oldu. Ya­nındaki insanlar onun getirdiği niyetten tekbir ve tehlillerden, hac ve umreye birlikte girdiğini, yanı ´Kıran Haccı* yapacağını anladılar. Çünkü kurbanını da getirmişti. Yalnız hacca yani tf-rad haccma niyet edenlerse, hac ihramını giyerken umreye ni­yet etmediler. Sadece umreye niyet ederek ihrama giren kimse­ler ise Temettü haccını yapacaklardı. Bunlar umrelerini ta­mamladıktan sonra ihramdan çıkıp yeniden hac ihramına gire­cek ve hacca niyet edeceklerdi. Kur´anı Kerim, Kıran haccına da Temettü adını vererek Kıran ve Temettüyü aynı ibarede be­yan etmiştir.

"Güvene kavuştuğunuz zaman hac (zamanın)a kadar umre ile faydalanmak isteyen kimse, kolayına gelen kurbanı keser. Kurbanı bulamayan kimse üç gün hacda, yedi günde döndüğü­nüz zaman tam on gün oruç tutar. Bu, ailesi mescidi Haram (cıvarın)da oturmayanlar içindir. Allah´tan korkun ve Allah´ın cezasının çetin olduğunu bilin.71 (Bakara. 196)

Peygamber (s.a.v) efendimizin haccının Kıran haccı olduğu hususunda rivayetler birbirlerini teyid etmektedir. O, kendisi için en zor olan hac çeşidini seçmişti. Şüphesiz ki Kuran´ Kerim de Kıran ve Temettü gibi Kemali hacları bir arada zikretmiştir. Peygamber (s.a.v) efendimiz hacca niyet ettiği andan itibaren sahabilerine hac menasikini öğretmeye başlamıştı. İhramda uzak durulması gereken cezaları anlatmıştı. Say, tavaf, arafe-deki vakfe, sonra da Müzdelifedeki geceleme, ardısıra Meş´ari harama gidip oradan da Mina´ya gitme gibi hususları birer bi­rer anlatmıştı.

Temettü haccında bir nevi kolaylık ve ruhsat vardır. Hacca başlamadan önce ihramdan çıkma kolaylığı vardır. Bilahare hac için ihrama girilir.

îfrad haccında ise kurban kesmeme kolaylığı vardır. Pey­gamber (s.a.v) efendimiz kendisi için en zor olan hac çeşidini seçmişti. Çünkü Kıran haccında baştan itibaren hiçbir kolaylık yoktu. Ancak umrenin ameli olarak yapılış şeklini sahabilerine öğretmek için bu yolu seçmişti. Ayrıca hacca başlamadan evvel kurbanını da beraberinde getirmiş, üzerine su kabını koyarak işaretlemişti. Yük devesinin hö´rgücünün bir tarafını çizerek kurbanlık olduğunu bildirmişti. Bütün bunları eğitmek ve Öğ­retmek maksadıyla yapmıştı. Çünkü bunları göstermeseydi, ferdi olarak ifrad haccına veya temettü haccma gelen bir kimse bunları beceremiyecekti. İşte kıran haccında hac ve umreyle il­gili bütün hususlar tam bir şekilde Peygamber efendimiz tara­fından sahabilere anlatılmış oluyordu.

Peygamber (s.a.v) efendimiz kendi şahsı için Kıran haccını tercih etmiş olmakla beraber sahabilerine, Kıran, Temettü ve ifrad haccından hanginin daha faziletli olduğunu açıklamıya-rak bir nevi kolaylık ve ruhsat tanımış olıyordu. Ancak Kıran veya Temettü haccına niyet eden kimsenin Kurban Bayramının birinci gününde kurban kesmesi gerektiğini şart koşuyordu.

Peygamber (s.a.v) efendimizin hac kervanı yolda gitmek­teyken mü´minlerin annesi Hz. Aişe adet görmeye başladı. Hz. Aişe´ye haccını devam ettirmesini, ancak mescidi Haram´a girip tavafta bulunmamasını emretti. O esnada Hz. Ebu Bekr´in eşi Esma da oğlu Muhammed´i doğurmuştu. Ona da ihram için gusletmesini ve haccı devam ettirmesini emretti. Bundan sonra Peygamber efendimiz hac ibadetini devam ettirdi. Ardısıra mü´minler de ona bakarak hac ibadetlerini öğreniyorlardı. O bir yerden bir yere geçerken yüksek bir yere çıkarken ve bir va­diye doğru inerken telbiye getiriyor, Sahabiler de onunla birlik­te telbiyeyi tekrarlıyorlardı. Haremde hayvan avlanmasını, ha­rem avlarının etlerinin yenmesini yasakladı. Çünkü harem av­larını avlamak haramdı. Bu yola götüren bütün davranışlar da haram sayılırdı. Ancak ihramlı kimselerin, harem dışında bulu­nan kimselerin avlamış oldukları hayvanları yemelerini mubah saydı. Yolda giderlerken yeryüzünde meydana gelmiş tarihi ha­dise ve ibretleri sahabilerine açıklıyordu. Usfan vadisine gel­diklerinde yanında bulunan arkadaşı Ebu Bekir´e:"£[y Ebu Be­kir! Bu hangi vadidir " diye sorunca Hz. Ebu Bekir: "Bu Us­fan vadisidir" demişti. Peygamber efendimizde onun bu cevabı üzerine şöyle demişti. "Buraya Hud ve Salih peygamberler uğ­ramıştı."

Kuvvetli rivayetlerden anlaşıldığına göre Peygamber (s.a.v.) efendimiz aynı ihramda hac ve umreyi bir arada ifa ederek Kı­ran haccını yapmıştı. Kurbanını da getirmişti. Kurbanlar 63 deve idi. Yemenden gelen Hz. Ali de onun kurbanlarına ortak olmuştu. Peygamber efendimiz kurbanlık hayvanların boyunla­rına gerdanlık takmış ve hörgüçlerini çizerek işaretlemişti.

Peygamber efendimizin beraberinde bulunup da Kıran hac-cına niyet eden kimseler yoktu. Ama mü´minlerin annesi Hz. Aişe´nin ifadesine göre Peygamber efendimizin yanında bulu­nup da onun gibi Kıran haccına niyet edenler, ifrad haccma ve temettü haccına niyet edenler de vardı. îbn Kbi Seybe´nin riva­yetine göre Hz. Aişe şöyle demiştir: "Resulullah (s.a.v) ile bir­likte yola çıktık haccın her üç çeşidine niyyet edenler vardı. Ki­mimiz Kıran haccma, kimimiz ifrad haccına, kimimiz temettü haccına niyet etmiştik. Kıran haccına niyet edenler, hac mena-sikini sona erdirinceye kadar ihramdan çıkmamışlardı. îfrad haccına da niyet edenler hac menasikin sona erdirinceye kadar ihram çıkmamış ve ihram yasaklarına uymuşlardı. Sadece um­reye niyet edenler Kabeyi tavaf edip Safa ile Merve arasında say yaptıktan sonra ihramdan çıkmış ve ihram yasaklarından kurtulmuşlardı. Hac ihramına girinceye kadar serbest kalmış­lardı."

Bu hadis iki şeye delalet etmektedir:

1- Peygamber (s.a.v) efendimiz Kıran haccına niyet etmiş ol­makla birlikte beraberindeki herkesi Kıran haccı yapmaya ça-ğırmamıştı. Çünkü aralarında kurban kesemeyen ve uzun süre ihram yasaklarına dayanamayan kimseler bulunabilirdi. Bu nedenle de Temettü, Kıran, ifrad haccmdan herhangi birini ya­pabileceklerini ve bu üç çeşit hacdan herbirne mahsus vecibele­ri açıkladı. Bu üç hacdan herhangi birini yasaklamadı. Hatta hangisinin daha faziletli olduğunu da açıklamadı. Her ne kadar hangisinin daha faziletli olduğu, Peygamber efendimizin sözün­den değil, uygulamasından ve tercihinden anlaşılıyorduysa da, O, hangisinin daha faziletli olduğunu bildirmemişti. Bir şeyi tercih etmek, diğerlerinden üstün olduğunu her zaman bildir-meyebilir. Belki de tercih edilen şey diğerleriyle eşit olabilir. Doğrusunu söylemek gerekirse bu üç çeşit hacdan herbirinin kendine göre fazileti vardır. Mali durumun zayıf olması veya kurban kesmeye imkan bulunamaması halinde en faziletli hac, en kolay olandır. Zira Peygamber (s.a.v) efendimiz her zaman kolay olan şeyi tercih ederdi. İki şeyden birini tercih etme ser­bestisine sahip olduğunda -günah olmadığı takdirde- en kolay olanını seçerdi. Hz. Ömer, ifrad haccının en faziletli hac olduğu görüşündeydi. Bu görüşüne, Hz. Osman da uymuştu. Hz. Ömer, bu görüşünü, sene boyunca Kabe-i muazzamanın ziya­retçilerden mahrum kalmaması esasına dayanarak ortaya koy­muştu. Çünkü Hac mevsiminde hac ile umrenin bir arada ya­pılmasının daha faziletli olduğu hususu her tarafa yayılırsa, o zaman hac mevsiminde herkes umre ile haccı bir arada yapar. Ve senenin diğer zamanlarında ziyaret için hiç kimse Kabe´ye gelmez. Hz. Ömer, Kabe´nin, senenin diğer zamanlarında ziya­retçisiz kalmaması için ifrad haccının daha faziletli olduğu gö­rüşünü ileri sürmüştür. Onun bu görüşüne Hz. Osman´da uy­muştur. Çünkü Hz. Osman, kendisine biatte bulunan müslü-manları, Allah´ın kitabı, Resulünün sünneti Ebu Bekir ile Ömer´in sünnetine uyacağına dair söz vermişti. Şu halde ifrad haccını diğer hac nevilerine tercih etmek, Hz. Ömer´in sünneti­dir. Sahabeyi Kiramdan Sa´d bin Ebi Vakkas, Ali bin Ebi Ta­lip, Abdullah bin Abbas ve Aişe (r.a) gibi şahsiyetler, onun bu görüşünü tasvib etmemişlerdir.

Ebu Davud ile İmam Ahmed bin Hanbel´in rivayet ettikleri­ne göre Muaviye, Resulullah (s.a.v)´in sahabilerinden teşekkül eden bir cemaat içinde şöyle sormuştu: "Allah aşkına söyleyin. Resulullah (s.a.v) efendimizin kaplan derileri üzerinde otur­mayı yasaklamış olduğunu biliyor musunuz "

Sahabiler:"AZZa/ı için evet" dediler,

Muaviye dedi ki:"Resulullah (s.a.v) efendimizin Temettü haccını yani hac ve umrenin bir arada yapılmasını yasakladı­ğını biliyor musunuz ´7

SahabilerfAllah için hayır" dediler. Bunun üzerine Muavi-ye:"Vallahi bu hazırlıksız söylenmiş bir sözdür" dedi.

Bu da gösteriyor ki Muaviye, Hz. Ömer´in görünüşüne tabi olan Hz. Osman´ın uygulamasına tabi olmuştur. Belki de Mua­viye, kendisinin ve Hz. Osman Zinnureyn´in uygulamasının, Peygamber efendimizin koymuş olduğu bir yasağa dayandığını insanlara vehmettirmek için böyle bir zanda bulunmuştur. Gerçek şudur ki Peygamber (s.a.v) efendimiz Kıran, Temettü ve ifrad haccından herhangi birini yasaklamış değildir. Özellikle hac ve umrenin bir arada yapılabileceğini Kur´anı Kerim beyan etmektedir. Müslümanlar arasındaki konumu ne olursa olsun, hiç bir kimsenin Kur´ani Kerimce cevaz verilen ve hükümleri açıklanan bir hususu yasaklamaya yetkisi yoktur. Ancak Hz. Ömer, önceki sayfada açıkladığımız gibi sosyal maksada binaen ifrad haccını tercih etmiştir. Fakat sahabilerden çoğu da onun bu görüşüne muhalefet etmişlerdir. Oğlu Abdullah bile kendisi­ne bu görüşünde muvafakat etmemiştir. Hz. Osman´a da muha­lefet etmiştir. Onun temettü haccını yapacağını ilan etmiştir. Rivayete göre Abdullah bin Ömer hazretleri Kıran şeklinde hac ve umre ibadetlerini bir arada yaparmış ya da hac aylarında umre ile haccı gerek kıran, gerek temettü şeklinde ifa edermiş. Adamın biri kendisine:"Se/ım baban temettü haccını yasakla­mıştı" deyince, O takva sahibi:"Resulullahın emrine mi uymak gerekir, yoksa babamın emrine mi uymak gerekir " diye cevap vermişti. îbn Abbas hazretleri kıran ve temettü haccının Ömer´in uygulamasıyla yasaklanmış olduğunu söyleyerek ken­disine itirazlarda bulunanalara şöyle cevap vermiştir:"İVere-deyse gökten üzerinize taşlar yağacak! Ben size Resulullah (s.a.v) böyle dedi, diyorum siz ise Ebu Bekir ve Ömer böyle de­diler, diyorsunuz!"



Veda Haccı Esnasında Peygamber Efendimizin Uğradığı Yerler ve Okuduğu Dualar


Peygamber (s.a.v) efendimiz Zilhuleyfede Kıran haccına ni­yet edip ihrama girdikten sonra yoluna devam etti. Zi-tuva de­nen yere varıp orada sabah namazını kıldı. Sonra gusledip tek­rar Mekke-i Mükerreme yoluna koyuldu. Seniyyetü´1-Ulya de­nen ve hacun´a hakim bir nokta olan tepeden Mekke-i Müker-remeye girdi. Sonra Mescid-i Haram´a giderek Kabe-i muazza-mayı ziyaret etti. Bu esnada şu duayı yaptı:"A//a/ı´ıro şu beyti­ni daha da şereflendir. Azamet ve heybetini daha da arttır."

Başka bir rivayete göre Peygamber (s.a.v) efendimiz Beyti Haramı gördüğü esnada şu duayı yapmıştı:

"Allah´ım selam sensin, selam senden gelir. Rabbim bizi se­lametle yaşat. Allah´ım şu beyti daha da şereflendir. Azamet, yücelik ve heybetini arttır."

Kabe´yi tavaf etti. Tavaf esnasında haceri esvedin karşısına geldiğinde onu selamladı. Sonra Kabeyi sol tarafına alarak ta­vafını tamamladı. Bilahare Makam-ı İbrahimin ardına gele­rek:" Siz de îbrahimin makamından bir namaz yeri edinin" de­di, îki rekat namazı kalmıştı. Namazını tamamladıktan sonra tekrar Haceri esvede giderek bir kez daha onu selamladı. Sonra karşıdaki kapıdan girerek Safa tepesine yöneldi ve şu ayeti ke­rimeyi okudu:

"Safa ile Merve, Allah´ın nişanlarındandır. Kim evi (Kabeyi) hac eder ya da umre yaparsa, onları tavaf etmesinde kendisine bir günah yoktur." (Bakara: 158)

Say´dan sonra Peygamber efendimiz ihramdan çıkmadı ve ihramlık halini devam ettirdi. Ifrad haccı yapanlar gibi menasi-kin edasına devam etti. Temettü haccını yapanlara gelince bun­lar, Say´den sonra ihramdan çıkıp serbest kalmışlardı. Hac ih­ramına girinceye kadar herhangi bir yasağa uyma mecburiyet­leri yoktu.

Peygamber efendimiz Kurban bayramının birinci günü ih­ramdan çıkıncaya kadar ihramlılık halini devam ettirdi. Kendi­siyle beraber gelmiş olup kurban getirmemiş ve sadece umre niyetiyle ihrama girmiş olan kimseler tavaf ve Say´den sonra ihramdan çıkıp helal olmuşlardı. O günde hac niyetiyle ihrama girmişler ve kurban bayramının birinci gününde ihramdan çı­karak helal olmuşlardı.

Sonra Peygamber efendimiz beraberindeki sahabilerle bir­likte Mina´ya yöneldi. Kimi telbiye getiriyor, kimi tekbir getiri­yordu. Peygamber efendimiz hiçbirini tekbir ve telbiyeden men etmedi. Beraberindeki müslümanlarla birlikte Mina´da öğle ve ikindi namazlarını öğle vaktinde cem´i takdim şeklinde bir ara­da kıldı. Sonra da hep birlikte Arafat dağına gittiler.

İbn Kayyım´in anlattığına göre Nemire mıntıkasında Pey­gamber efendimiz için bir çadır kurulmuştu. Orası Arafatm do­ğu kesiminde idi. Orada konakladı. Güneş zevale erince Kasva adlı devesinin getirilmesini emretti. Devesine binerek vadinin ortalarına kadar geldi. Orada devesinin üzerinde insanlara uzunca bir hutbe irad etti. Hutbesinde islami kuralları koydu. Şirk ve cahiliyet kurallarını yıktı. Bütün dinlerce üzerinde itti­fak edilen haramları belirledi. Bu haramlar mal, can ve ırz dokunulmazhğı idi. Cahiliyet emir ve adetlerini ayakları altına aldığını açıkladı. Cahiliyetten kalma faizi tamamen iptal etti. Kadınlara iyi davranılmasını tavsiye etti. Kadınların hak ve yükümlülüklerini anlattı. Kadınlara kocaları tarafından erzak, giysi gibi nafakanın meşru miktarda verilmesini bildirdi. Fakat bunun miktarını açıklamadı. Kocaları tarafından sevilmeyen kimseleri evlerine aldıkları takdirde kocaları tarafından dövül­melerine müsaade etti. Ümmetine Allah´ın kitabına-sıkı sıkıya sarılmalarım tavsiye etti. O kitaba sarıldıkları sürece asla sa­pıklığa itilmeyeceklerini haber verdi. Sonra kıyamet günüden kendilerinin sorguya çekileceklerini Ve ne söyleyip ne şekilde şehadette bulunacaklarını sordu. Dinleyiciler de: "Senin islamı tebliğ ettiğini, görevini ifa ettiğini, bize nasihat verdiğini söyle­yip lehinde şehadette bulunuruz" dediler. Bunun üzerine Pey­gamber efendimiz parmağını semaya kaldırarak orada hazır bulunanların, bu hutbeyi hazır bulunmayanlara aktarmalarım emretti.

îbn Kayyım, Arafat´ta irad edilen hutbenin özetini anlatmış, ancak metnini aktarmamıştır. Metnini aktarmadığının sebe­bini de bilemiyoruz. Fakat siret adlı eserinde İbn tshak bu hut­benin metnini şu ifadelerle aktarmıştır.

"Resulullah (s.a.v) efendimiz hac ibadetini eda etmeye de­vam etti. insanlara hac menasikinin ne şekilde yapılacağını uygulamalarıyla gösterdi. Haccın sünnetlerini onlara bildirdi.

Gerekli bazı şeyleri açıkladığı hutbesini insanlara irad etti. Allah´a hamdü senada bulunduktan sonra şöyle buyurdu:

"Ey insanlar ! Sözlerimi dinleyin. Bu seneden sonra burada artık sizinle karşılaşamayacağımı sanıyorum.

Ey insanlar! Canlarınız, mallarınız, tıpkı bugünün ve bu ayın mahremiyeti gibi rabbinize kavuşacağınız güne kadar ha­ramdır. Yarın Rabbinizin huzuruna çıkacaksınız amellerinizi size soracaktır. Ben size tebliğ ettim. Her kimin yanında ema­net varsa onu sahibine teslim etsin. Bütün faizler kaldırılmış­tır. Ancak mallarınızın sermayesi size atittir. Zulmetmeyecek ve zulme uğramıyacaksınız Allah artık faiz muamelesi yapılamı-yacağına hüküm verdi. Amcam Abdülmüttalip oğlu Abbas´ın faizi de tamamen kaldırılmıştır. Cahiliyyetteki bütün kan da­vaları da iptal edilmiştir. îptal ettiğim ilk kan davası, Amcam oğlu Rebia bin Haris bin Abdiilmuttalibin kanıdır. Ben bu kanı da ayağımızın altına alıyorum.

Ey insanlar! (haram ayı içinde savaşmak yasaklanmıştır. Bu ayda savaşmak için Haram ayını başka bir aya), ertelemek küfürde daha ileri gitmektir. înkar edenler onunla saptırılır. O (haram ayı) nı bir yıl helal sayarlar, biryıl haram sayarlar ki, Allah´ın haram kıldığının sayısını çiğneyip Allah´ın haram kıl­dığını helal yapsınlar ve helal kıldığını da haram yapsınlar. Zaman Cenab-ı Allah´ın yerlerle göğü yarattığı günkü durumu gibi dönmektedir. Ayların sayısı Allah katında 12´dir. Bunların dördü haram aydır. Bu dört ayın üçü, peşpeşe birbirini takip eder. Bir de Mudarlıların Recep ayı var ki, O da Cemaziye´l-ahir ile Şaban ayı arasında bulunan haram bir aydır.

Ey İnsanlar! imdi sizin de kadınlarınız üzerinde haklarınız olduğu gibi onların da sizi nüzerinizde hakları vardır. Sevme­diğiniz kimseleri evinize sokmamaları ve açıkça fuhuş işleme­meleri sizin onlar üzerinizdeki haklarmızdandır. Eğer bu işleri yaparlarsa Cenab-ı Allah onları yataklarından alnız bırakma­nıza ve ağır yaralar vermiyecek şekilde dövmenize izin vermiş­tir. Eğer bu kötülüklerine son verirlerse meşru miktarda erzak ve giysilerini vermeniz gerekir. Kadınlara iyi davranmanızı tavsiye ederim. Çünkü onlar sizin hayat ortaklarınızdır. Kendi nefisleri için bir şeye malik olamazlar. Siz onları Allah´ın keli­mesiyle alıp tenasül organlarını kendinize helal kıldınız. Ey in­sanlar! Sözümü iyi anlayın. Ben tebliğ ettim. Ve kendisine sa­rıldığınız sürece asla sapmayacağınız apaçık bir emri aranıza bıraktım ki, o da Allah´ın kitabı ve peygamberinin sünnetidir.

Ey insanlar! sözüme kulak verin ve iyi anlayın. Şunu bilin ki müslüman, müslümanın kardeşidir. Müslümanlar kardeş­tirler. Kendi gönül rızasıyla vermedikçe bir kardeşin malı diğe­rine helal olmaz. Kendinize yazık etmeyin. Allahı´ım tebliğ et­tim mi "

İbn İshak der ki: "Bana anlatıldığına göre burada dinleyici olarak bulunan insanlar: ^Allah´ım evet" diye cevap vermişler Peygamber efendimiz de: ´Allah´ım sen şahid ol" demişti.

Burada veda hutbesiyle ilgili diğer iki hususa dikkatleri çekmek istiyorum:

1- Veda hutbesini dinleyen topluluk büyük bir kalabalık teş­kil etmişti. Daha önce misli görülmemiş bir kalabalık yığılmış­tı. İnsanlar peygamber efendimizin sohbetiyle ve hac arkadaşlı-ğıyla mes´ud olmak için arap yarımadasının her tarafından yola koyulup gelmişlerdi. Bu sebeble orada bulunan herkesin pey­gamber efendimizin sesini duyması mümkün değildi. O konu­şuyor, yanıbaşmda bulunan biri de, söylediklerini yüksek bir sesle cemaate aktarıyordu. îbn îshak der ki; Resulallah (s.a.v) in sözlerini orada bulunan insanlara aktaran zat, Rebia bin Ümeyye bin Halef idi. Peygamber efendimiz ona: "De ki Ey in­sanlar! Resulallah diyor ki: Bu ayın hangi ay olduğunu biliyor musunuz " diyordu. Orada bulananlar da:"Haram aydır... " di­ye cevap veriyorlardı.

îşte böyle.. Uzak yakın herkesin peygamber efendimizin söz­lerini işitebilmesi için yanındaki zat onun sözlerini cemaate ak­tarıyordu.

2- Bazı güvenilir ravilerderî nakledildiğine göre önceki sayfa­da aktardığınız veda hutbesinin metnine bazı ilaveler yapılmış­tır. Şöyle ki:

"Ey insanlar! Cenab-ı Hak -Kur´an´da- her hak sahibine hakkını vermiştir. Çocuk kimin yatağında doğmuş ise ona ait­tir. Babasından başkasına nesep iddia eden soysuz, yahut efen­disinden başkasına intisaba kalkan bir nankör Allah´ın gazabı­na, meleklerin lanetine ve bütün müslümanların ilericine uğra­sın. Cenab-ı Hak, bu tür insanların ne tevbesini, ne de adalet ve şehadetini kabul eder."

Peygamber efendimiz, Arafat´ta vakfeyi yapıp derli toplu tavsiyeleri içeren hutbesini irad ettikten, güneş batmaya yüz tuttuktan sonra Müzdelifeye hareket etti. Arafat´tan müzdelife-ye akın akın insanlar gittiler. Peygamber efendimizin devesine Üsame bin Zeyd de binmişti, o etraftaki insanlara şöyle uyarıda bulunuyordu: "Ey insanlar! sakin olun. Şüphesiz ki, süratli koş­mak, iyilikten değildir." Peygamber efendimiz bu yürüyüşünde de telbiyesine ara vermemişti. Her yokuşa çıktığı, her aşağı in­diği yerde telbiye veriyordu. Yatsı vaktinde akşam ve yatsı na­mazlarını cem-i te´hir şeklinde bir ezan ve iki kametle bir arada kıldı. Müzdelife´de uyuduktan sonra sabahleyin Mina´ya gitti. Minaya yöneldiğinde beraberinde bulunanlara, güneş doğmadan şeytanı taşlamamalarını emretti. Şeytanı taşladıktan son­ra kurbanını kesip ihramdan çıktı. Yanında bir çok kurbanlık develer vardı. Kendi eliyle 63 kurbanı minada kesti. Geri kalan kurbanlıkları da Ebu Talib oğlu Ali kesti. Etlerini ve derilerini yoksullara sadaka olarak vermesini emretti.

îbn Kayyım´ın anlattığına göre peygamber efendimiz Mi-na´da da Beliğ ve kapsamı büyük bir hutbe irad etmiştir. Zaten onun bütün sözleri beliğ idi. Bu hutbeyle ilgili olarak tbn Kay­yım der ki: Peygamber efendimiz bu hutbesinde Kurban Bayra­mı gününün mahremiyetini ve Allah katındaki faziletini bildir­di. Mekke-i Mükerremenin diğer bütün beldelere göre saygın ve haram bir belde olduğunu açıkladı. Allah´ın Kitabı´na göre ken­dilerini idare eden amirlerinin emirlerine kulak verip itaat et­melerini emir buyurdu. Hac menasikini eda etmeleri hususun­da insanların kendisini örnek almalarını tavsiye etti. Ve şöyle buyurdu: "Belki bu senemden sonra Hac etmeyeceğim." Böyle dedikten sonra hac menasikinin ne şekilde edâ edileceğini an­lattı. Muhacirlerle Ensara gereken ihtimamı gösterdi. Kendi­sinden sonra insanların islamdan küfre dönmemelerini, biribir-lerinin boyunlarım vurmamalarını ve burada anlattıklarının başkalarına tebliğ edilmesini emretti. Başkası vasıtasıyla ken­disine tebliğ edilen birçok kimsenin, hutbeyi orada hazır bulu­nup dinleyenden daha fazla anlayabileceğini haber verdi. Hut­besinde şöyle buyurdu: "Cinayet işleyen bir cani, ancak kendi nefsinin aleyhine suç işlemiş olur.7´

Böyle dedikten sonra Muhacirleri sağ tarafına , Ensarı da sol tarafına aldı. Diğer insanlar da çevresinde yerlerim aldılar. Orada irad ettiği hutbeyi evlerinde bulunan tüm Mina halkı dahi dinleyebildi. Orada irâd etmiş olduğu hutbesinin bir bölü­münde şöyle demişti: "Rabbinize ibadet edin. Beş vakit nama­zınızı kılın, Ramazan orucunuzu tutun. Amirlerinize itaat edin ki, Rabbinizin cennetine giresiniz. Böyle dedikten sonra orada insanlarla vedalaştı."

îbn Kayyım´ım bu sözlerinden anlaşıldığına göre Veda Hut­besi, Arafat dağında irad edilen hutbe değil de, Mina´da irad edilen bu hutbedir. Çünkü bu diğerlerinden sonra irad edilmiş­tir. Ve bu sonuncu hutbeden sonra insanlarla vedalaşmıştı. Çünkü peygamber efendimiz bu hutbesinde vedadan bahsetmisti. Ancak benim kanaatime göre Peygamber efendimizin yaptığı hac, veda haccı idi. O hac esnasında söylemiş olduğu her söz bir nevi vedalaşma anlamını içeriyordu. Sahabileriyle birlikte kurbanını kesip tıraş olduktan sonra Beyt-i Haram´a yöneldi. Ve orada haccın bir rüknü olan ziyaret tavafını yaptı. Zemzem suyunu içtikten sonra tekrar Minaya döndü. Zevaldan sonra şeytanı taşladı. Önce Mescidü´l Hayf tarafında bulunan birinci cemreyi taşladı. Sonra orta cemreye en sonunda da Akabe cemresine gelerek gerekli taşlamayı yaptı. Taşlama işi­ni, Kurban bayramının birinci gününün akabinde gelen üç teş­rik gününde tamamladı. Mina´da ikinci kez hutbe irad etti. Arefe hutbesini de hesaba katarsak irad etmiş olduğu hutbe sayısı, üçü bulmuştu, tbn Kayyım bu hutbeyle ilgili olarak şöy­le der:

Peygamber (s.a.v) efendimiz Mina´da Kurban Bayramı´nın birinci ve ikinci günlerine birer hutbe irad etti. İkinci hutbesini irad ederken şöyle buyurmuştu: "Bu ayın hangi ay olduğunu biliyor musunuz " Sahabiler ´Allah ve Resulü daha iyi bilir´ de­yince o şöyle buyurdu: "Bu haram aydır. Sonra ben bu seneden sonraki senelerde sizinle karşılaşabileceğimi sanmıyorum. İyi biliniz ki canlarınız, mallarınız ve ırzlarınız bu gününüzün, bu beldenizin haramlığı gibi haram ve dokunulmazdır. Bu mahre­miyet, Rabbinizin katına çıkacağınız güne kadar devam ede­cektir. Onun huzuruna vardığınızda amellerinizden ötürü sor­guya çekileceksiniz. Haberiniz olsun, burada anlatmış olduğum şeyleri yakında bulunanlarınız, uzakta bulunanlarınıza tebliğ etsin. Ben tebliğ ettim mi "

Rivayete göre Arafat dağında peygamber efendimize şu aye­ti Kerime inzal buyurulmuştur:

"Bu gün size dininizi olgunlaştırdım, size nimetimi tamam­ladım ve size din olarak islamı beğendim." (Maıde -3)

Mina´da da peygamber efendimize şu sure-i celilenin nazil olduğu rivayet edilir:

"Allah´ın yardımı ve fetih geldiği ve insanların dalga dalga Allah´ın dinine girdiklerini gördüğün zaman, Rabbini Överek teşbih et, O´ndan mağfiret dile. Çünkü o tevbeleri çok kabul

edendir." (Naör Suresi)

Resulullah (s.a.v) in ilk ve son haccı böylece sona ermiş olu­yordu. Bundan önce Mekke-i Mükerremedeyken hac etmemişti.

Çünkü Kabe-i Muazzama putların istilası altmdaydı.Ayrıca ca-hiliyet erbabı kimselerin yaptıkları densizlikleri de bildiği için, Mekke´ye onlar hakim iken hacca gelmek istememişti. Öyle an­laşılıyor ki Peygamber (s.a.v) efendimizin eda ettiği hac, Karan Haccı idi. Ama insanları Kıran Şeklinde hac etmeye zorlama­mıştı. Herne kadar daha faziletli idiyse de Kıran haccınınm di­ğer Hac çeşitlerinden daha faziletli olduğunu söylememişti. Di­ğerlerine nisbetle daha faziletli olduğunu söylüyoruz çünkü peygamber efendimiz Kıran Haccını tercih etmişti.Bununla bir­likte o insanları h,accm üç çeşidinden kendilerine kolay geleni seçsinler diye serbest bırakmıştı. Beraberinde kurban getirmiş olan kimseler diledikleri takdirde Kıran haccını tercih ediyor­lardı. Getirmemiş olanlar ise Umreye niyet etmişlerdi. Bunlar Temettuyu da tercih etmişlerdi. Fakat başlangıçta hac ibadeti­ne niyet eden kimseler sadece ifrad haccına devam etmiş ve kurban kesmemişlerdi.

Peygamber (s.a.v) efendimizle birlikte hac eden müslüman-lardan bir kısmı kıran haccını, bir kısmı temettü haccını, bir kısmı ifrad haccım ifâ etmişlerdi. Kişi yapabildiği takdirde, ya­pabildiği şekilde hac etmekten dolayı sorumlu tutulamazdı. Kendisine kolay gelen çeşidini tercih edebilirdi.

Rivayete göre Hz. Ömer (r.a.) kendi halifeliği döneminde müslümanlar için ifrad haccını uygun görmüştür. Ama onun bu uygun görüşü, başkalarını bağlayan bir karar değildir. Allah ve Resulünün bağlayıcı bir hükümlerinin bulunmadığı bir hu­susta Hz. Ömer müslümanları zorlayan bir karar çıkaramazdı. Kıran ya da temettü şeklinde hac eden kimseleri cezalandırdığı da bilinmemektedir. Zaten bunu nasıl yapabilirdi ki Oğlu Ab­dullah bile bu görüşünde babasına muvafakat etmemişti. Hz. Ömer´inkisi sadece bir görüş belirtmekten ibaretti. Bu görüşü­nün de kendine göre haklı tarafları vardı. Amacı, hac mevsimi dışında Kabe´nin ziyaretçisiz kalmamasiydı.

Peygamber (s.a.v.)´in Arafattaki Duası

Peygamber (s.a.v) efendimiz haccı esnasında çok dualar yap­mıştı. Çünkü O, Rahman´ın misafiriydi. O´nun arzında bulun­maktaydı. Hac menasikinin herbirini ifa ederken Allah´a duâ ediyordu. Umre ve Hac ihramına girip niyetini yaparken de duâ etmişti. Tavaf ederken, sa´y yaparken duâ etmişti. Arafat dağında ve haram ayda duâ etmişti.

Hz. Ali´den rivayet olunduğuna göre Peygamber (s.a.v.) efen­dimiz Arafat´ta vakfe yaparken şöyle duâ etmişti:

"Allah´ım söylediğimiz gibi ve söylediklerimizin en hayırlısı ile hamd sanadır. Allah´ım namazım, haccım, hayatım ve ölü­müm sanadır. Kabir azabından, kalp vesvesesinden, perişan hallerden sana sığınırım. Allah´ım, rüzgarın estirdiği şeylerin şerrinden de sana sığınırım."

Yine Hz. Ali´den rivayet olunduğuna göre peygamber (sa.v.) efendimiz Arafat´ta vakfe yaparken şöyle duâ etmiştir:

"Allah´tan başka tanrı yoktur. O birdir, ortağı yoktur.Hü-kümranlık ve hamd onadır. O herşeye Kadirdir. Allah´ım gözü­me nur, kulağıma nur, kalbime nur ver. Allah´ım kalbimi aç, işimi kolaylaştır. Allah´ım kalbin vesvesesinden,dağınık ve pe­rişan hallerden, kabir fitnesinin şerrinden, rüzgarın savurduğu şeyin şerrinden, zamanın kötülüklerinin şerrinden sana sığını­rım."

İbn Abbas´tan gelen bir rivayete göre Peygamber (sa.v.) efendimiz veda haccında şöyle duâ etmiştir:

"Allah´ım, şüphesiz sen sözlerimi işitiyor, yerini görüyor, giz­li ve açık durumlarımı biliyorsun. Benim hiçbir durumum sa­na gizli kalmaz. Ben muhtaç, perişan, eman ve yardım dileyen bir kimseyim. Korkan, ürperen, günahını itiraf eden bir insa­nım. Miskin kimseler gibi senden dilekte bulunuyorum; zelil ve boynu bükük kimseler gibi sana yalvarıp yakarıyorum; zarara uğrayan, korkmuş, boynu senin huzurunda eğilmiş, gözyaşları boşanmış, cesedi senin huzurunda zillet içinde ezilip büzülmüş, burnu yere sürülmüş bir kimse gibi sana duâ ediyorum. Al­lah´ım hiçbir zaman sana olan duam ile beni bahtsız kılma. Bana karşı şefkatli ve merhametli ol. Ey kendisinden dilekte bulunulanların en hayırlısı!"

Ebu Davud et-Tayalisi, îbn Abbas´ın şöyle dediğini rivayet eder: "Resulullah (s.a.v) efendimizin arefe gününün akşamında ümmeti için mağfiret ve rahmet duasında bulunduğunu, çokça duâ yaptığını gördüm. Cenab-ı Allah kendisine vahiy göndere­rek: "Dileğim yerine getirdim, ancak birbirine zulmedenleri af­fetmedim. Kendileriyle benim aramda bulunan günahlarını bağışladım." Bunun üzerine peygamber (s.a.v) efendimiz, Rabbine şöyle niyazda bulundu: "Ya Rab! Sen şu mazluma, uğradığı haksızlıktan daha hayırlı, daha iyi bir sevap ve mükafat ver­meye, o zalimi de bağışlamaya kadirsin" Fakat o gece Cenab-ı Allah peygamber efendimizin bu sonuncu duasına icabet etme­di."

Peygamber efendimizin hac esnasında yaptığı dualar işte bunlardı.



Medine-i Münevvereye Dönüş


Resulullah (s.a.v) efendimiz hac menasikini edâ ettikten ve haccın nasıl eda edileceğini insanlara açıkladıktan sonra Medi­ne-i Münevvereye döndü. Dönerken Cuhfe´ye yakın bir yer olan Gadir-i Hum denen mevkide Hz. Ali hakkında kendisine bazı şikayetler ulaştırıldı.

Hafız ibn Kesir der ki: Resulullah (s.a.v) efendimiz Zilhic-ce´nin 18.gününde Gadir-i Hum denen yerde bir ağacın altında büyük manalar içeren bir hutbe irâd etti. Bu hutbesinde birçok şeyleri açıkladı. Hz. Ali´nin adalet ve güvenirliği ile kendisine olan yakınlığını anlattı. Böylece Hz. Ali´ye karşı birçok kimse­nin kalbinde olan şüpheleri gidermiş oldu. Zekat develerine bi­nilmesini yasakladığından ve ganimet malları olan elbiselerin, gıyabında dağıtılmasını hoş karşılamayıp geri almasından ötü­rü Yemenliler Hz. Ali´yi şekayete gelmişlerdi. Peygamber efen­dimiz irâd ettiği hutbede Hz. Ali´nin uygulamasını tasvib ettiği­ni açıklayarak şöyle dedi: "Ey İnsanlar! Ali´yi şikayet etmeyin. Allah´a andolsun ki o şikayet edilmemek için Allah´tan çok kor­kan bir kimsedir"

Bazı sahih rivayetlerde anlatıldığına göre Peygamber (s.a.v) efendimiz Hz. Ali´nin elini tutarak sağ yanında durdurmuş ve şöyle buyurmuştur: "Ben herkese kendi nefsinden daha yakın değil miyim " Peygamber efendimizin bu sorusu üzerine orada bulunanlar: "Evet sen hepimize kendi canımızdan daha yakın­sın" diye cevap vermişlerdi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.v) efendimiz sözünü şöyle sürdürmüştü: "Ben kimin dostu isem işte bu da onun dostudur. Allah´ım sen Ali´ye dost olana dost ol; ona düşman olana da düşman ol."

Peygamber efendimizin bu hitabından sonra Hz. Ömer Hz. Ali´yle karşılaştığında ona şöyle demişti: "Seni tebrik ederim. Çünkü inanan her erkeğin ve her kadının mevtası ve dostu ol­dun." Böyle dedikten sonra Peygamber efendimizin irad ettiği şu hadisi nakletmişti: "Ben kimin dostu isem, Ali de onun dos­tudur. Allah´ım sen Ali´ye dost olana dost ol, ona düşman olana da düşman ol"

Hz. Ali, Peygamber efendimizin sahabilerinin en kıymetlisi ve en başta geleni olma hakkına gerçekten sahipti. Biz bunu Önceki sayfalarda da açıklamıştık, ancak bunun doğru olduğu­nu açıklamakla birlikte bu Özelliği, onun Ebu Bekir´e ve Ömer´e göre halifeliğe daha layık olduğunu ispatlamaz. Çünkü halife­lik görevi birçok hususlara bağlıdır. Evet halifeliğin şartların­dan birinin de peygamber efendimizin sevgisine mazhar olmak olduğu söylenebilir, fakat sadece bu şart halifelik için yeterli değildir. Diğer hususlar da halifeliğe ehil olmayan bir kimseyi peygamber efendimizin sevmiş olması onu halifeliğe layık kıl-maz.Her şeyin doğrusunu en iyi bilen, elbette ki yüce Allah´tır.



Tamamlandıktan Sonra Veda


"Bugün size, dininizi olgunlaştırdım, size nimetimi tamam­ladım ve size din olarak islamı beğendim." (Maide :3) Mealin­deki ayeti kerime nazil olmuştu. Güvenilir ravilerin sahihlerin­de anlattıklarına göre bu ayeti kerime, Müslümanlar Cuma gü­nü Arafatta vakfe halinde iken nazil olmuştur. Hz. Ömer bu ayeti kerimeyi duyunca ağlamaya başlamıştı. Kendisine niçin ağladığı sorulduğunda şu cevabı vermişti: "Tamamlanma ve ol­gunlaşmadan sonra mutlaka noksanlaşma başlar." Onun, noksanlık sözüyle kastettiği şey, peygamber efendimizin dün­yadan ayrılmasının yakın oluşuydu. Hz. Ömer kendi idrak edici aklı ve uzak görüşlülüğü ile, Peygamber (s.a.v) efendimizin, Rabbinin risaletini tebliğ etmiş olduğunu ve tebliğden sonra da artık Rabbine dönmesinin zamanı geldiğini anlamıştı. Çünkü Peygamber efendimiz görevini ifâ etmiş, tebligatta bulunmuş, insanları uyarıp müjdelemişti. Mü´minlere şeriat ilmini ve Kur´an-ı Kerim´i öğretmişti.

Peygamber (s.a.v) efendimiz Rabbinin kendisine bildirmesi sonucunda artık dünyadan ayrılma zamanının geldiğini anlamıştı. Bu nedenle veda haccmda irad ettiği hutbesinde: "Belki de bu seneden sonra sizinle karşılaşmayabilirim" demişti. Teş­rik günlerinin ortalarında Nasr Suresi nazil olmuştu:

"Allah´ın yardımı ve fetih geldiği, insanların dalga dalga Allah´ın dinine girdiklerini gördüğün zaman Rabbını Överek O´nu teşbih et O´ndan mağrifet dile. Çünkü O, tevbeleri çok ka­bul edendir" (Nasr Suresi)

Bu sure-i celileyi duyan sahabiler, "Resulullah (s.a.v) efen­dimiz veda zamanının geldiğini bize bildirmiş oldu" dediler. Bir çok sahabinin huzurunda tbn Abbas hazretleri de bu Sure-i celileyi, Peygamber (s.a.v) efendimizin ecelinin gelmiş olduğu şeklinde tefsir etmiş, onun bu tefsirine Hz.Omer de muvafakat etmişti. Orada bulunan sahabilerden hiçbiri onun bu tefsirine itirazda bulunmamıştı. Bu da işaret ya da zan yoluyla yapıl­mıştı. Çünkü Allah´ın yardımının tamamlandığı, îslamiyetin her tarafa yayıldığı zamandan sonra artık ayrılma vakti gelmiş oluyordu. Kur´an-ı Kerim ayetleri de Peygamber (s.a.v) efendi­mizin hayatının ve risaletinin sınırlı bir zamanla mukayyed ol­duğunu bildiriyordu. Peygamber efendimizin ebedi yaşamıyaca-ğını, onun da diğer insanlar gibi vefat edeceğini, ecelinin şah damarından kendisine daha yakın olduğunu Kur´an-ı azimüş-şan açıklıyordu:

1- "Sen de öleceksin, onlar da Ölecekler. Sonra siz, kıyamet günü Rabbinizin divanında davalaşacaksınız." (Zumer-. 30-31)

2- "Her nefis ölümü tadacaktır. Biz sizi sınamak için şerre de hayra da mübtela kılıyoruz ve (sonunda) bize döndürüleceksiniz." (Enbiya: 35)

"Her nefis ölümü tadacaktır. Kıyamet günü ecirleriniz size eksiksiz verilecektir. Kim ki ateşin elinden hemen kurtarılır da cennete sokulursa, işte o, kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, al­datıcı zevkten başka birşey değildir." (Al-i imran:i85)

3- "Muhammed sadece bir elçidir. Ondan önce de elçiler ge­lip geçmiştir. Şimdi O ölür veya Öldürülürse siz Ökçelerinizin üzerinde geriye mi döneceksiniz Kim ökçesi üzerinde geriye dö­nerse, Allah´a hiçbir ziyan veremez. Allah, şükredenleri müka­fatlandıracaktir." (Al-î İmran:144)

Bunlar Kur´an ayetlerinden size intikal ettirdiğimiz bazı kı­vılcımlardı. Buna benzer diğer birçok ayeti kerimeler mevcut­tur.

Peygamber (s.a.v) efendimizin ecelinin yaklaştığını ve Rab-binin huzuruna çıkma zamanının geldiğini bildiren hadislerin­den biri de kızı Fatıma´ya (r.a.) söylemiş olduğu sözüdür: "Ceb­rail, Kur´an-ı Kerim´i her sene bana bir defa arzederdi. Ama bu sene iki defa arzetti. Ben bunu, ecelimin yaklaştığına yoruyo­rum."

4- Buharî´nin rivaetine göre Resulüllah (s.a.v) efendimiz her sene Ramazan ayında 10 gün süreyle itikafa girermiş, vefat edeceği sene ise 20 gün süre ile itikafa girmiş.

Görüldüğü gibi Resulüllah (s.a.v) efendimizin veda haccını yaptığı senede ya da ondan kısa bir süre sonra vefat edeceğine dair vermiş olduğu haberler birbirlerini teyid etmiştir.



Üsame Bin Zeyd´in Sefere Gönderilişi


Peygamber (s.a.v) efendimiz,emareleri görülen ecelinin ya­kın olduğunu gördüğü halde yine de hayatının son anına kadar îslamı güçlendirmeye çalışmış ve tebliğ görevini sürdürmüştü. Görev devam ediyordu. Seriyye göndermeye, heyetler teşkil et­meye gücü yettiği sürece hiçbir hastalık ve ölüm beklentisi onu bu görevinden alıkoymuyordu. Çünkü hayat devam ettiği süre­ce görev de devanı eder.



Üsame nin Filistin´e Gönderilişi


Rivayetlerin ittifakına göre Resulallah (S.a.v) efendimiz Üsame´yi komutan kılmış, Ebu Bekir ile Ömer´i onun emrine vermişti. Şiiler buna dayanarak derler ki: Peygamber (s.a.v) efendimiz hastalanmış, ölümünün yaklaştığını anlamış, sahabi-leriyle vedalaşmış iken Üsame ordusuna Ebu Bekir ile Ömer´i katmıştı ki, kendisi vefat ettiği takdirde onlar Medine´de bulu-namıyacaklarmdan dolayı hilafet hususunda Hz. Ali ile çekiş­mesinler ve Hz. Ali hilafet makamına rahatlıkla geçebilsin.

Biz bu gerekçeyi uygun görmüyoruz. Çünkü Üsame komu­tan edilmeyip de Ebu Bekir ya da Ömer´den biri komutan diğe­ri yardımcısı olsaydı yine onların düşündükleri bu durum ger­çekleşebilirdi. Çünkü Medine dışında kalacaklar ve peygamber efendimiz vefat ettiği takdirde Ali, rahatlıkla halifelik makamına geçebilecekti. Doğrusu şu ki, Peygamber (s.a.v) efendimiz iki büyük sahabiyi Üsame´nin emrine vermekle, başka bazı hik­metleri müslümanlara öğretmek istemiştir.

Üsame´nin babası Zeyd bin Haris´e, müslümanların ilk ko­mutanlarından biri olup islam bayrağını taşımış ve Bizanslılar tarafından şehit düşürülmüştü. Peygamber efendimiz Üsame´yi komutan yapmakla Bizanslılardan babasının öcünü alma imka­nını kendisine vermişti ki, bu da hikmetlerden birisiydi. Böyle olunca Üsame, Bizanslılara karşı daha şiddetli ve daha katı olacak, onlara karşı cephede daha kahramanca çarpışacaktı. Ayrıca Üsame genç bir askerdi. Peygamber (s.a.v) efendimizin vefatı yakın olduğu için ordunun başına genç bir kumandanı tayin etmeyi uygun görmüştü.

Üsame´nin babası Zeyd, Kureyşli değildi. Aksine Peygamber efendimizin azad ettiği, sonra evlatlık edindiği biriydi. Nihayet Kur´an-ı kerim, hicretten sonra evlatlık edinmeyi yasaklamıştı. Bu durumda Peygamber efendimiz hakimiyet ve liderliğin her zaman Kureyşlilerin elinde kalmayacağım açıklamak amacıyla Üsame´ye yardım etmiş, onu komutanlık makamına geçirmişti. Bu yüce anlamı daha da pekiştirmek için Kureyşlilerin ve müs­lümanların büyük şahsiyetlerinden olan Ebu Bekir ile Ömer´i emrine vermişti. Üsame´yi bu iki şahsiyetin başında amir yap­makla Peygamber efendimiz Kureyşlilerin hegemonyasının önüne geçmek ve îslam aristokrasisi teşkil edilmesini önlemek istemişti. Peygamber efendimizin uygulamasındaki hikmeti in­ce gerekçelere bağlamak için değil aksine öğrenmek için bu araştırmayı yaptık. O, son olarak Üsame´nin seriyyesini gön­derme kararını almıştı. Bununla da müslümanların, arap yarı­madasının dışına İslam davetini yaymaları için işaret vermiş oluyordu. Bu ordunun gönderilmesi üzerinde ısrarla durmuştu. Vefat ettiği tekdirde mutlaka bu kararının uygulanmasnı vasi­yet etmişti. Bu vasiyeti ancak kendisinin vefatından sonra uy­gulanabilmişti.

Ebu Bekir ile Ömer hazretleri, Üsame´nin ordusuna katıla­mamışlardı. Çünkü Cenab-ı Allah Hz. Ebu Bekir´i halifelik ve arabilerin irtidadı meselesiyle imtihan etmişti. Şu halde Ebu Bekir´in, Medine-i Münevvereyi ve islam akidesini koruması, mürtedleri de tevbeye yöneltmesi için Medine´de kalması gerekiyordu. Hz. Ömer´e gelince o da Hz. Ebu Bekir´in veziri gibiy­di. Bu sıkıntılı zamanda müslümanlara destek olmak ve Ebu Bekir´in yanında durmak için Üsame´den izin istedi. Bu belayı defetmek istiyordu. Musibet gerçekten büyüktü. Ebu Bekir ile Ömer, Ali, Zübeyr, Talha, Ubeyde, Abdurrahman bin Avf elbir­liği yaparak irtidat olayını bastırmak gayreti içine girdiler. Ce-nab-ı Allah´ın şu kavl-i celili bu olayda tahakkuk etmişti:

"Ey inananlar, sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Al­lah, yakında öyle bir toplum getirecek ki(O) onları sever, onlar­da onu severler. Müminlere karşı alçak gönüllü, Kafirlere karşı onurlu ve şiddetlidirler. Allah yolunda cihad ederler. Hiçbir kı-nayıcının kınamasından korkmazlar. Bu, Allah´ın bir lutfu-dur. Onu dilediğine verir. Allah´ın lutfu geniştir. (O) , bilendir.13 (Maide: 54)


Alnımızı Koyacak Yer Bulamazdık
İbn Ömer (r.a.) şöyle anlattı:Hz. Peygamber (a.s.), Kur´an okurdu. Bazen içinde secde ayeti bulunan bir sureyi okurdu da hemen secde ederdi. Biz de ona uyarak secde ederdik. O kadar (kalabalık ve sıkışık bir halde secde ederdik) ki, bazılarımız alnını koymak için yer bulamazdı.
Sahih-i Müslim´deki hadis numarası: 900

Dağ Parçalanırdı
Şayet biz bu Kuran´ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, andolsun onu Allah korkusundan saygı ile baş eğmiş, parça parça olmuş görürdün. İşte Biz, belki düşünürler diye, insanlara böyle örnekler veririz. (59/21)

Bu site Şeyh hazretlerinin sevenlerince hazırlanmış olup, Haznevi cemaatının ve yüce üstadının resmi sitesi değildir.