Yaz?c? Sürümü
Asr Suresi - Mehmet Akif Ersoy
Asra kasem ederim kî, insan i muhakkak ziyandadır. Ancak imanı olan kimselerle amali salihada bulunanlar, bîr de bir­birlerine hakkı tavsiye edenler, birbirlerine sabrı tavsiye edenler ziyanda değildir.
Tercih edilen kavle göre bu sûre mekkîdir (Hazreti Peygam­bere Mekke´de bulunduğu devirde nazil olmuştur). Öyle rivayet ederler ki, imam Şafiî:

“Kur´an namına yalnız bu sûre inmiş ol­saydı insanlara elverirdi, insanlar yalnız bu sureyi teemmül etmiş (derin derin düşünmüş) olsalardı onlara kâfi gelirdi” dermiş. Mu­hakkaktır ki Ashabı kiramın (Hazreti Peygamberin güzide arka­daşlarının) ikisi bir yere gelince bu sureyi biri diğerine okumadan, diğeri de ona selâm vermeden ayrılmazlarmış! Ashabın bu âdeti, teberrük içindir (surenin yüzü suyu hürmetine nail olmak içindir) zannında bulunanlar yanılıyorlar. Zira bu sûrei güzini okumaktan maksat içindeki manaları, hususiyle hakkı, sabrı tav­siyede bulunmayı karşısındakine hatırlatmaktır. Taki arkadaşın­dan ayrılmazdan evvel onda bir hayırlı vasiyet, nasihat varsa onu kendisine celbetmiş olsun.

Hilkat alemindeki eşyadan, yahut şüunu kâinattan birine yeminetmek, Kitabullah´da cari olan âdet muktezasıdır. Bundaki mak­sat ise insanlara o cayi kasem (o yemin vesilesi) olan şeye ezeldenberi mevdu olan (emanet edilen) hikmeti hatırlatmak, şayet insanlar onda bir nevi şer tevehhüm etmişlerse, hata etmekte ol­duklarını; fenalığın, şerrin o eşyada olmayıp o eşyayı kullananla­rın, yahut O´ surette itikad edenlerin kendilerinde bulunduğunu anlatmaktadır.

Öyle dinler vardı ki, onlara sarılanlar gerek bu kâinatın, ge­rek onun ihtiva ettiği varlıkların kevnü fesad (değişen bozulan nesne) olduğunu, onun için hakikî bahtiyarlık peşinde koşanlar için bunu hor görmek, bugünün nimetlerinden, zevklerinden, eğlen­celerinden kaçmak, nefislerini bu kevnü fesad âleminin üstünde bir âleme ayırmak ve hasretmek gerekleşeeeğini zannederlerdi.

Kur´an, onların bu hususta tamamiyle yanıldıklarını açıktan açığa bildiriyor. Allah´ın kitabında varid olan kasemler, (yemin­ler) o gibi zanda bulunanların hatalarını kendilerine bildirmek için ihtiyar olunmuş usul cümlesindendir. Yani bu eşya, hiknıedi ilâhiyeye mazhariyet bakımından öyle bir mertebede bulunuyor ki Cenabı Hak onunla yemin ediyor, güya ki Cenabı Hakkın tazimi­ne arzi istihkak ediyor. Artık her şeyin halikı olan ve bütün varlıkların varlığı, kendi vücudu ezelîsi ile kaim bulunan hallakı azi-nıin (ulu yaradanın) tazimine mazhariyet kadar büyük şeref ola­bilir mi [228]


Asır nedir



Asır, zamanm malûm olan bir parçasıdır ki; o da konuşan kim­senin başkalariyle beraber yaşadığı müddettir. İster bu müddet senelerin sayısiyle takdir olunsun da meselâ yüz sene densin, is­terse miktarı hiç tayin olunmasın. Yahut öğle ile akşam arasın­daki bildiğimiz vakittir. Burada her ikisinin ihtiyarı, doğru olabi­lir. İnsanlar evvelkine sövüp saymayı âdet etmişlerdir- Evet, her­kes bulunduğu asırdan şikayetçidir. Sırası geldikçe bu asır, ce­halet asrıdır, alçaklık, mürüvvetsizlik asrıdır, menfaatperestlik, ahlâksızlık asrıdır, der. Hayra dair murad ettiği şeylerin hepsini de kendisinden asırlarca evvel geçmiş olan zamana isnad eder. Onun için Cenabı Hak “asr” namına yemin etmek suretiyle bu itikadın

kalplerden silinmesini, insanlar tarafnıdan hor görülen bir mahiy-yetin tazime lâyık sayılmasını murad ediyor.

ikinci manaya göre sie asır gerek Kureyşe, gerek sair kabi­lelere mensub olan işsiz bir takım araplarm Haremde, yahut diğer mahallerde toplanıp gıybet (dedikoduculuk, fesatlık) gibi, ötekini berikini maskaraya almak gibi hiç faydası olmayan şeylerle uğ­raştıkları zaman olduğu için, zihinlerde bu zamanın fena bir za­man olduğu, serden başka bir işe yaramadığı zannı iyice yer et­mişti, işte Cenabı Hak bu fenalığın zamanda olmayıp kendilerin­de olduğunu, yoksa o zamanm yerleri, gökleri yaratan halika, cayi kasem olacak derecelerde şeref sahibi bulunduğunu, onun için bu vakti, o vaktin sanma yakışacak surette yaşamak, ulvî işlerle geçirmek, kötü işler yüzünden uğrayacakları ziyandan bu suretle kurtulmak lâzım geleceğini beyan buyuruyor. [229]

Hüsran nedir



Asır kelimesi iki manadan hangisine alınırsa alınsın, burada ki yemin, Cenabı Hakkın bize irad, etmiş olduğu bir hakikati be­lirtmek için varid olmuştur ki, o hakikat de insanın hüsran için­de bulunmasıdır. Bu bir haberdir ki, tekide muhtaçdır. Zira hal­kın bir çocuğunun zannına göre bu Surede istisna edilen a´malin, ahvalin haricinde Öyle işler vardır ki, hiç de hüsranı mucip de­ğildir. Hattâ bunların inanışına göre iman saadeti denilen, fazi­let denilen kayıtlardan vareste kalmak; fikir hürriyeti, fiil hür­riyeti namı altında hiç bir fenalıktan, hiç bir fuhuştan geri kal­mamak, ukbada helaki mucib olsa bile, dünyada nefsin hiç bir hazzını diriğ etmemek ile olurmuş. Yine bu inanışa göre milletler içinde öyleleri varmış ki, ferdleri heveslerine kapılmak, ihtirasları­na esir olmakla beraber servet kazanmağa devam ettikçe, kuv­vet ve kudret sahibi olmak için her çareye baş vurdukça mes´ud olmaktan geri kalmıyorlarmış!.. îster bu adamlar îman etsinler, ister etmesinler, ister doğru dürüst işler işlesinler, ister işlemesin­ler, ister birbirlerine hakkı, sabrı tavsiye etsinler ister etmesinler, müsavi imiş!..

Bu zannı besleyenlerin sayısı her vakit ve her yerde sayılama­yacak derecede çoktur.

Fakat Kur´an-ı kerimin telâkkisine göre bu hattı hareket, hüs­randır (ziyandır). “Husr” lûgatda dalâl, helak, noksan manalarına gelir. Yapmış olduğu işin insana getirdiği her şer, husr´dur. Hüs­ran ve hasaret de bu manayadır. Zira insan o işiyle bir faide pe­şinde koşuyordu. Halbuki netice böyle zuhur etmiyerek yaptığı iş kendisini istediğinden mahrum bıraktığı, bilâkis çekindiğini başına . getirdiği için hüsrana uğruyor. Yani maksadı yolunda dalâle (sa­pıklığa) uğramış, nefsinin arzusunu tatmin hususunda noksanlık göstermiş, fakat peşinde koşarken yorgunluğa uğramış oluyor. Sana elem veren, seni mahrum bırakan, canının sıkıntıya uğramasına, kalbinin ıztırap duymasına sebep olan her şey aradığın zevk için bir noksandır.

Sen kalbe huzur verecek, maişetini refaha kavuşturacak bir iş işler de bilâkis ıztıraba düşersen, kastında dalâla, sa´yinde hüsra­na uğramış olursun. Âyetdeki hüsran ise mutlaktır. Dünyevî ve­ya uhrevî kaydiyle mukayyed değildir. Surede anlatılan vasıflan taşımıyan her mükellef için gerek bu fanî hayatta, gerek onu takib edecek bakî hayatta hüsrandan bir hisse vardır. Zira yukar­da söylediğimiz gibi sure Mekkîdir. Mekkî surelerdeki hitap ise bir çok âyetlerde umumîdir. [230]

İman nedir



Bu sûredeki iman da mutlakdır ve hiç bir şey ile mukay­yed değildir. Bununla beraber muhatapların anladığı manadadır, îmanı, umuma karşı hitaba en mülayim şekilde tarif için şöyle demelidir: İman, nefsin hayır ile şerrin, fazilet ile reziletin ara­sındaki farkı yakinen anlaması, bu varlık âlemi üzerinde hayra razı olan, lâkin şerre razı olmayan, fazileti isteyen, lâkin rezileti istemeyen mutlak bir vücudun gizli olduğunu yine o itminan ile bilmesi; mahlûkatı arasından dilediğim esrarı ilâhisinden bazısına mahrem ederek bu mümtaz insanları, sair insanlara doğru yolu göstermek, kalplere fasid heveslerin ve ihtirasların nasıl girebi­leceğini, akıllara sağlam delillerin her yol ile erişebileceğini bil­dirmek vazifesi ile mükellef tutmuş olması da o vacibül vücudun rahmet eserlerinden olduğuna itikad etmesidir. Ta kî beşer, o sahih delillere yönelsin, o yol ile kendisine telkin olunan hakikatları iyi karşılayarak kabul etsin, kalbinde fasid heveslere karşı açık duran menfezleri kapasın, o gibi fasid ihtirasların ilerde bek­lenilecek sirayetine karşı da katî, ebedî bir azim ile müdafaada bulunsun.

Yoksa iman, umumiyetle sanıldığı gibi aklın, vicdanın dahli bulunmaksızın sırf taklitten ibaret olduğu halde kabul olunan, mü-cerred mahiyet değildir. Bu çeşit iman, peygamberlerin peygam­berliğini gerçek saymış bir çok milletleri çöküş kurtaramamıştır.

Asıl imandan maksat, ruhun itminanına, ruhî kuvvetlerin itikadları benimsemesine bağlı olan inandır. “Müminler ancak o kim­selerdir ki; Allaha ve peygamberine inanmış, sonra hiç bir veçhiyle şüpheye düşmemiş, Allah yoîmıda ınallariyle, canlariyle sa­vaşmışlardır, îşte gerçek kimseler banlardır.” âyeti bu hakikati apaçık anlatıyor. însanlarm, dünya ve âhirette ziyandan kurtu­luşu bu imana bağlıdır.

İnsanların babalarından işiterek öğrendiği, bir müslüman ço­cuğunun manasını, mahiyetini anlamaksizn diline doladığı, hami­yet şevkiyle müdafaasına kalkıştığı imana gelince, bunun Allah nezdinde hiç bir değeri yoktur. Çünkü, herhangi dine mensup bir kimse, bu şekilde yetişir. Allah nezdinde kabul olunan iman, ancak ruhun o itminanıdır ki, ruh onun sayesinde, ulvî bir cevherin içi­ne sindiğini hisseder. Kalbin o itikadıdır ki kalp içindeki mevkiini yine kalp takdir eder. Ruhu, hakikî hayata kavuşturan, ruhu, ke­male yükseltecek her şeyi hazırlayan iman; bu türlü imandır. îman olmadığı" halde iman dedikleri şey ise, ruhları tahrib eden, insan­ları felâkete sürükleyen bir baş belâsından başka bir şey değildir. [231]

A´mali saliha nedir



Sûredeki a´mali salihaya gelince aklî selimin reddetmediği o hayırlı işlerdir ki, herkese faydası dokunur, herkesin menfaatiyle hem ahenk olarak yapılır. Bunların bir kısmı, bütün mahlûkatına her türlü hayır ve iyiliği lütfeden Allah´a karşı arz-ı şükranı ifade eder. Dinin emrettiği ibadetler gibi. Bir kısmı da hayır yolunda malını feda etmek, muhtaç olanlara yardım etmek; yahut verilen hükümlerde adaleti gözetmek, her hangi bir kimsenin zulme uğra­masına imkân vermemek gibi bir takım iyi hareketlerdir. Bir kıs­mı da emanet gibi, iffet gibi, insaf gibi, ihlas ve muhabbet gibi güzide sıfatların asıl kaynağından sadır olan faziletlerdir.

Demek ki ister bedene bağlı bir zahirî hareket şeklinde tecelli eden, ister ruha ait bir batını vasıf şeklinde göze çarpan her şey, amali saliha cümlesin dendir. Nefis, mücahede ile, a´male alıştırırsa, a´mali benimser ve bunları itiyad eder. Dinin emrettiği hü­kümler, bu a´nıâl çevresi içindedir. Onun için kendilerine peygam­ber gönderilmeyen milletlerin, akıl yoluylaeşfettikleri faziletler de bu a´mâl sırasına girer. A´mali saliha´nımyle esasları vardır ki, bütün insanlarca kabul edilmiş ve hepsi tarafından tanınmıştır ve onun için bunlar üzerinde ihtilâf vuku bulmaz. Bu yüzden bu esas­lar Kur´anda “maruf” diye bahis mevzuu edilir ve zıtlarına denilir. Yani, “maruf” olan esaslar aklî selimin kabul ettik­leri, “münker” olanlar da onun red ve inkâr ile karşıladıklarıdır. [232]

Tevası nedir



Tevası, iki şahısdan birinin diğerine bir şeyi tavsiyede bulun­masıdır. Surei şerife, müminlerin birbirlerine hakkı tavsiye ettik­lerinden bahsediyor. Hak, batılın karşıtıdır. Manası hemen her­kesçe malûm olmakla beraber, insanların çoğu bu manayı cüziya-ta hamlederek yanılırlar. Meselâ iğlerinden biri kalkarak batıl ol­duğu ap aşikâr olan bir batılı, hak suretinde telâkki etmek ister. Eğer suredeki hak kelimesi tavsiye eden adamın telâkkisine bağlı olmak lâzım gelseydi o zaman mana şöyle olurdu: “Her biri ar­kadaşına hak olduğuna inandığı şeyi tavsiye eder ve o tavsiye et­tiği şeyi kabul etmesini ister”. Halbuki birinin hak olarak tanı­dığını ve tavsiye ettiğini bir başkasının ayni şekilde tanıması ve onun hak olduğuna kail olması beklenmiyeceğine göre o takdirde tevası, münakaşa ve mücadeleye yol açar. Âyet-i kelmenin iste­diği bu değildir. Onun istediği, iki şahısdan her birinin diğerinde, hak olduğuna inanmış olduğu şeyi araştırmayı tavsiye etmesi, onu hakkın delillerini bulmağa, ve asıl hakka varmak için çalışıp çabalamağa teşvik etmesidir. Şayet hakkı tavsiye eden adam, mu­hatabının yaptığı araştırmada sapıttığını görürse delil ikame ede­rek onu doğru yola çevirecek, onun istidlalde taksirini anlarsa onu ikaz edecek, işlerin iç yüzüne nüfuz etmeksizin dış yüzünde kaldı­ğını his ederse iç yüze nüfuz etmesini sağlayacaktır. Fakat bu vazife yalnız bir tarafa ait değildir, iki taraf da birbirine karşı ay­ni vazifelerle mükelleftirler, ve tevasının manası budur. [233]

Hakkı tavsiye:



Birbirine hakkı tavsiye etmek a´mali saliha çevresi içindedir. Onun ayrıca adiyle, saniyle zikrolunmasından maksat, hakkın ga­nini yükseltmek, onun başlı basma bir kurtuluş esası olduğunu anlatmaktır.

Hakkı tavsiye eden bir adamın kendi vasiyeti ile amel etme­se de bu vazifeyi yapmakla kurtulmuş olacağını ve kurtuluşun yal­nız tevasiya bağlı olduğunu sanması yanlıştır. Çünkü “hakkı tav­siye eden kimse”den maksat, “hak üzere olan ve hakkı tavsiye eden” dir. Zaten başkasına bir şeyi tavsiye eden kimsenin, o şey­den en büyük payı almış olması gerektir. Yoksa bir işi lâyıkiyle yapmayan ve lâyıkiyle yaptığı bir tarafından belli olmayan kimse nasıl olur da başkalarını o işi yapmağa davet eder, yahut davet etse de muvaffak olabilir Kendileri münfcer olan şeylerden çe­kinmedikleri halde insanları “maruf” olan (makbul ve makûl olan) şeylere sevk etmek isteyenlerin, muvaffak olmaları şöyle dursun, insanları vardırmak istedikleri gayeden büsbütün tiksindirirler. Kur´an-ı Kerîm ise ziyandan kurtuluşu evvelâ herkesin hak üze­rinde olmasına, sonra o hakkı tavsiye etmesine bağlamaktadır ve işin doğrusu da budur. [234]

Sabır nedir



Sabır ise bütün seçilmiş ahlâkın ana kaynağıdır. Kur´an-i Ke-rîm´de yetmiş yerde zikrolunması, değerinin büyüklüğünü gösteren bir delil olarak irad edilir. Fakat bu sayıyı ileri sürmek okadar bü­yük bir fayda temin etmez. Bize lâzım olan nokta, Âyet-i Kerîme´-nin bu fazileti öğerek sabırlı kimselerin mutlaka muvaffak ola­caklarını, mutlaka murada ereceklerini müjdelemesidir.

Sabır, ruhun o kudret kaynağıdır ki hak yolunda dayanılma­sı güç olan bütün mihnetlere katlanmak, nefsin hoşlanmadığı bü­tün meşakkatlere göğüs germek ancak onun sayesinde mümkün­dür. Bütün beşerî meziyetlerin kemali, bu meziyete bağlıdır. Bu seciyeden mahrum olmak, yahut bu kudret kaynağından istifade edememek, bir insan için en büyük felâkettir. Fertleri, bu bakım­dan zaafa uğramış olan bir milletin, her şeyi zayıf olur ve bütün kuvvet kaynakları tükenir. Bunu bir misal ile İzah edelim:

Milletlerin birine bakıyoruz, onu ilim bakımından geri görü­yoruz. Sebebi nedir Cehalet ile pençeleşmekten ve onu yenerek ilim ile aydınlatmak için uğraşmaktan yüz çevirmektir, îlim sa­hibi olmak ise uzun uzadiye çalışmağa, bir çok sıkıntılara göğüs germeğe bağlıdır. Bu çalışmayı ve bu gayreti göze alamıyanlar, yani cehalete karşı savaş açmağa dayanamıyanlar, mukallitklikia iktifa ediyor ve karanlık içinde yaşıyorlar. Bunlar “sabır” fazi­letinden mahrum insanlardır. Bunlar ilim yolunda hiç bir meşak­kate göğüs germemiş, hiç bir gayret sarf etmemiş oldukları hal­de geçmişlerin gayretlerine kuru saygı göstermekle, onların gece gündüz çalışmış olduklarını anmakla kendi hareketsizliklerinin, gay­retsizliklerinin kusurunu örtmüş olacaklarını sanıyorlar. Halbuki bunlar, geçmişlerine karşı hakikî saygı beslemiş olsaydılar, onları kendilerine rehber sayarlar, onların tuttukları yolu tutarlar, araş­tırma yolunda katlandıkları yorgunlukların bir kısmına olsun kat­lanırlar, elhasıl onlar gibi çalışırlar, çabalarlar, onların varama­dıkları şahikalara tırmanırlar ve böylece sabır dediğimiz o yüksek meziyeti haiz kimseler olduklarını isbat ederlerdi. Milletleri bırakarak fertlere bakalım:

Fertler içinde öyleleri vardır ki, bir şeyler öğrenmek için ça­lışır ve öğrenir. Fakat öğrendiğini başkalarına öğretmeğe takat getirmez. Yani sabr edemez. Böylesi hakkında verilecek hüküm onun sabır faziletinden mahrum olduğudur.

Yahut bir talebe, mektebine bir sene veya iki sene devam eder, sonra tahsil güçlükleri yüz gösterir, dersi bırakır, yahut oku­duğunu anlamak hususunda gevsek davranır, yahut babası tahsil masrafını kısmak ister, oğlunu kendisi için daha kârlı saydığı baş­ka bir işe sürükler, oğlu da ilim peşinde koşmaktan vaz geçerek cehalet yoluna dalar. Bunların hepsi sabır ve sebat faziletinin zaa­fından ileri gelen kötülüklerdir.

Tamahkar adamın bütün iş gücü malını tutmak elinden çıkarmamaktır. Böylesi, bir çok hayırlı işler karşısında kaldığı halde hepsinden yüz çevirir ve hiç birine de yardım etmek iste­mez. Böylece vatanına ve milletine zulmetmiş, milletini hor gör­müş olur. Bu adamın elini bağlıyan sebebi araştıracak olursak “sabr” ın zaafderhal

göze çarpar. Çünkü bu adam vahimesinde dolaşıp, günün birinde üzerine çökmekle kendisini tehdid eden zaruretin korkunç hayaline karşı duracak derecede bir sabra, bir metanete malik olsaydı, kendini bu hırstan kurtarır ve milletine mutlaka faydalı olurdu.

İsrafa dadanan bir adam, keyfi uğrunda bir çok şeyler heder eder. Hevesine baş eğen bir adam, türlü türlü kepazeliklere dalar, nihayet günün birinde varı yoğu biter, hali fenalaşır eskiden sahibi olduğu halde sefalete uğrar. Bütün bunlara uğrama­sının sebebi, nefsanî hava ve heveslerine mukavemet göstermeme­si, yani sabr edememesi, kendini uçurumlara yuvarlanmaktan alıkoyamamışdır bu adam nefsani temayüllerine karşı sabır ve me­tanet göstermiş olsaydı hem serveti elinden gitmez, hem kendisi de bu felâkete düşmezdi.

Elhasıl bütün rezillikleri saymak, hepsinin asıl sebeplerini araş­tırmak istemiş olsak, ya sabrın zaafında, yahut yokluğunda ka­rar kılarız. Bütün faziletleri de sayacak ve faziletlere kan ve can veren kaynağı araştıracak olursak yine sabr a varırız.

Mevkii bu derece yüksek olan bir fazilet, Âyet-i Kerîme´de anılmağa liyakat kazanmaz mı

Hak, ilmin medarı hayatıdır, itminan onunla hasıl olur. Ve akıl, onunla yakın sahasına varır. Sabır bütün faziletleri faali­yete geçirir, bütün kötülükleri def eder ve bütün iyiliklere var­lık verir. Bu kadar kıymetli iki esas, insanların başarabilecekleri en değerli işler arasında, herhalde en fazla anılmağa lâyıktır. Çün­kü herkesin dikkatini bunların üzerinde toplamak, ve herkesi bil­hassa bu iki esasa tutunmağa teşvik etmek bu sayede mümkün olur.

Şimdiye kadar verdiğimiz bu izahat, Sûrei Celilede bahis mev­zuu olan bütün esasları kısaca belirtmiş, ve insanlar içinde hüs­randan kimlerin kurtulmuş olduğunu açığa vurmuştur.

Bizim beyan etmiş olduğumuz manaya gere iman, insan ru­hunun o tavrıdır ki; insan, bulunduğu fena halden kurtulmak için o tavra (o tekamüle) yükselmiştir.

İnsanların nefsi, şehvetlere düşkünlük bakımından, hayvanlar gibidir. Bir farkı, geçmişdeki bir zevkini hatırlamak, göz önüne getirmek, gelecekte duyacağı bir hazzı tasavvur edebilmektir. Bu yüzden ülfet etmiş olduğu lezzetleri elde etmek, istikbalde onları kat kat sağlamak için gösterdiği hırs, hayvanların hırslariyle Ölçülmiyecek derecededir. Her nefis, heveslerinin ve hırslarının gö­zettiği zevki elde etmek için kuvvetlerini kullanır. Beşerin her fer­di kendisi için lezzetli, yahut faydalı tahayyül ettiği her geyi el­de etmek, nahoş, yahut nıuzur saydığı bir şeyi mahvetmekten başkabir şey düşünmezse, bundan büyük bir fenalık tasavvur oluna­bilir mi Çünkü bu takdirde arzu ettiği bir şeyi başkasının elinde görünce onu gasb için hücum edecek, yahut kendisi için muzır saydığı şeyi ortadan kaldırmak için saldıracak.

Bir saldırganın tecavüzünü Önlemek için, hücuma uğrayan şahsın kuvvetinden başka bir engel yok. İçlerinden biri de hay­rın, yahut şerrin, faziletin yahut reziletin aslına astarına inanmı­yor. Herkesin nazarında hazzı; hoş veya faydalı gördüğü şeyden ibaret. Ama o şey başkası için fena, yahut muzur olmuş, kendisin­ce müsavi.

Beşeriyetin hayır ile şerri ayırt edemediği devri tasvir eden bu vaziyet, hayır ile şerri ayırt edememenin ne büyük bir mahru­miyet, ve ne büyük bir felâket olduğunu apaçık belirtmiyor mu Bu vaziyetin en büyük hüsran olduğu aşikâr değil midir

Hayr ile şerri ayırt etmek esasma, şuuru lâhak olmayan her ferdin dalâletten, kötülükten hissedar olması pek tabii olduğu gibi bu ferdin diğer fertlerle olan muamelelerinde haksız davranaca­ğı da muhakkaktır. Ama bu fert hayr ile şerri ayırt edebilirse vaziyet değişir. Başkasına vereceği ezanın kendisine de ezâ geti­receğini anlar. Git gide bu yüzden vicdan azabı duymağa bağlar. Fakat hayr ile şerri ayırt etmek kâfi değildir. Beşeri kurta­racak kuvvet, her bir hareket ve her bir amel kendisine müntehi olan O fevkalhayal kudrete, o saltanatı kahireye iman etmektir. Çünkü ona iman etmeyen, masivanm ona müsahher olduğunu an­lamayan insanın gözü kör, basireti aksak, vehmi büyük ve gü­vendiği her şey sarsaktır. Böylesi, karşısında gördüğü kuvvetlerin her birini, var oluşunun kaynağı sanır, onun kendi hayatı üzerin­de müessir olduğuna kapılır, sebebini anlamadığı bir ger kendisi­ne isabet ederse o karşılaştığı kuvvetlerden birini sebeb olarak tahayyül eder, yahut emeği olmaksızın kendisine bir hayr isabet edecek olursa vehimleri o hayr için körü körüne bir kaynak icad eder. Bu yüzden nazarında ilâhlar çoğalır, her şeyin sebebini araş­tırmak ve bulmak yolu yüzüne kapanır ve bunun neticesi olarak hayatına ait bütün islerde güvenilmeğe lâyık olmayan şeylere gü­venir durur. Bu ise putperestliğin alabildiğine inkişaf etmesine, beşer aklının bu yüzden bozuldukça bozulmasına ve insanlığın ´hüs­randan hüsrana uğramasına sebebiyet verir.

Fakat gördüğümüz bütün kuvvetlerin bir kuvvetten sadır ol­duğuna, o kuvvetin de bîr iradenin idare etmekte olduğu nizama tabi olduğuna iman eden kimse, karşılaşacağı hayrın, yahut şer­rin sebebine vakıf oluncaya kadar araştırmalarda bulunmak ister, yahut işi mukadder esbaba vardırmak her akıl için vacib olduğuna itikad eden insan, şüphe yok ki, bu sapıklığın şerrinden emin kalır ve kâinatta mevcut olan eşyanın hepsi de gözüne müsavi gö­rünür, cümlesinin bir Allaha ait olup bu hususta hiç birinin diğe­rine karşı bir imtiyazı olmayacağını, arada bir fark varsa husu­siyetler itibariyle olacağını yakineıı anlar, bu sayede kalbi her bakımdan sükûnete kavuşur, birliğine inandığı Allah´a karşı itima­dı artarak a´mel ve efalinde Onun ezelî kanununu aşmaz, esbab ve müsebbibatm tabi olduğu nizamdan ibret alarak huzur ve it­minan içinde yağar, kudreti ilâh´iye hakkında anlayabileceği mer­tebeyi anladıktan sonra hiç bir şeyden korkmaz olur.

Bu yüksek hikmetin insanlar arasında doğru yollan göste­recek, şek ve şüphe perdelerim açacak müjdeciler ve peygamberler zuhurunu icab ettireceğine inanmıyan, o güzîde varlıkların pey­gamberliğini teyid eden delillere karşı göz yuman insan, bu mür­şitlerin irşadından istifade olunmaksızın elde edilmesi güç, yahut büsbütün imkânsız bir takım bilgilerden, hakikatlerden mahrum kalır, hayatî meselelerin bir çoğunu anlayamaz, efalinin çoğunda doğru yolu göremez, hayra çalışmak isterken şerre düşer, men­faat ümid ettiği yerden zarar görür. Acaba bundan büyük bir zi­yan olur mu

Fakat Allah´a karşı imanını, şu bizim beyan ettiğimiz tarz­daki imanını kaybeden adamın giriftar olacağı hüsranın ilk de­rekesi, kudret ve azemeti -bütün varlık âlemini sarmış olan Kadiri Mutlaka tam itimattan doğan azim kuvvetinden mahrum olması­dır. Mahrum olacağı nimetin en hafif derecesi de güçlüklerle kar-

şılaştığı zaman ruhun en büyük desteğinden uzak düşmesidir. Uğ­rayacağı ziyanın en naçiz mertebesi ise türlü türlü hava ve he­vesler arasında şaşkın kalarak yöneleceği doğru yolu gösterecek bir rehber bulamaması, içinden çıkamayacağı karanlıklara düş­mesidir.

Hangi mahrumiyet bundan daha büyük olur Fakat bu mahrumiyet fertlere has değildir. Çünkü milletler de fertler gibi bu mahrumiyete uğrarlar.

A´mali saliha (yararlı işler), en çok, sağlam imana ´bağlıdır. Bununla beraber halk içinde şu zannı da besleyenler var: Güya, iman, ef´ale tesiri olmayan, içte kalan bir hayali, bir mücerred ma­hiyeti ifade eder bir kelimedir! Yahut bir şahsın kendini diğerin­den ayırt etmek üzere edinmiş olduğu itikaddır. Bir müslümamn muvahhid olduğuna, Hazreti Muhammed´in ümmetinden bulundu­ğuna itikad ederek sair dinlere bağlı olan kimselerden kendini ayır­dığı gibi! Yahut bir dine mensup olup herkes gibi o dine ait ol­duğu sanılan her şeye itikad etmekle beraber kendini o dinin muktezasınca harekete mecbur görmemesi gibi! Böyle bir iman, sahibi­ni hüsrandan kurtaramaz! Şüphe yok ki hüsrandan kurtulmak için a´meli salîh (yararlı iş ve hareket) Iazımdır. Bu yararlı iş ve hareketlerin ne olduğunu yukarda anlattık. Bunları ihmal edenle­re, gerek dünyada, gerek ahirette yüklenecek ziyan kadar büyük ziyan tasavvur olunamaz. Hüsrana bu manayı yerdikten sonra, o imanı kaybedenlerin ve yararlı iş ve hareketleri terk edenlerin de hüsran içinde oldukları açığa çıkar. Çünkü Âyet-i Kerîme mü-min´lerden olmayan ve yararlı işler işlemeyenlerin hüsran içinde olduklarını, apaçık bildiriyor.

Bunun ise hangi zamanda, hangi mekânda olursa olsun, han­gi hal üzere bulunursa bulunsun, bütün beşere şamil olduğunda şüphe yoktur.

Surei celilede milletlerin de, fertlerin de ziyandan kurtuluşunu temin edecek iki esas (iman ve a´mali saliha) zikrolunduktan son­ra iki esas daha varid olmuştur ki, bunların her biri fertlerin el birliğiyle gerçekleşir. Bunlar, birbirine hakkı tavsiye etmek, bir­birine sabrı tavsiye etmek! Tek fert, bunları tek bağına eda ede­mez. Çünkü “birbirine tavsiye” ancak müteaddit şahıslar tarafın­dan yapılabilir. O halde sayıları ne kadar çok olursa olsun, mil­letin fertlerinden her biri tanıdığı sair fertlere hakkı talep ve il­tizam ile, her işte sabr ve metanet dairesinde hareket ile vasiyette bulunmadıkça hüsrandan kurtuluş yoktur. Eğer tek bir şahıs bu vazifeyi ifa eder de başkasına vasiyette bulunur, lâkin başkaları onun ifa ettiği bu vazifeden geri durursa cümlesine behemehal dün­yada hüsran gelecektir. Zira bir milletin en büyük kısmı haktan, ve herkesi hakka çağırmaktan yüz çevirir ve kalplerdeki sabır ve metanet zaafa uğrarsa, şüphe yok ki, o millet batılın istilâsına uğrar, o milletin azmi korleşir, hali fenaîaşir ve böylece kendisi izmihlal uçurumunu boylamış olur. Dünyada bu böyledir, Âhirete gelince, orada ziyan, yalnız vazifesini yapamayana, yahut kendi­sine hak´ ve sabır tavsiye olunduğu halde bu tavsiyeyi dinleme­yene ve kabul etmeyene ait olur. Eğer tavsiyede/bulunan adam, sözünün dinlenmesi için muhtaç olduğa vasıtaları elde etmez de muhatabının kabulünün imkansızlığı kendisinin nasihat husu­sunda tuttuğu yoldan ileri gelirse, yani o nasihatlan başka bir suretle anlattığı takdirde kabul etmesi ümid

olunursa o zaman ahiretteki hüsrandan onun da hissedar olması lâzım gelir.

Kötülüklerin alabildiğine yayıldığını gördükleri halde ağılla­rını açmayan, kötülüklerin önünü almak için hiç bir harekette bulunmıyan bir millet hangi kurtuluşa lâyık olabilir. Kötülükler ise fertlerin bozulmasına ve milletlerin çökmesine sebep olur.

Birbirine hakkı tavsiyeye, birbirine sabra tavsiyeye iki esas dahil oluyor ki, biri marufu emir, diğeri münkeri nehiydir. (Maru­fu emir, iyiyi, doğruyu, güzeli istemek, münkeri nehy kötüyü, ba­tılı, çirkini yasak etmek). Zira hak ile vasiyette, hakka davette bulunan adam batıldan nehiyetmedikçe bu vazifeyi tamamiyle ifa etmiş sayılmaz. A´mali salihanin (yararlı işlerin) güçlüklerine sabr ile tavsiyede bulunan adam a´mali rezillenin (rezil ve kötü işlerin) kötülüklerini, güzel işlerin bırakılmasından husule gelecek neti­celeri anlamadıkça ve göstermedikçe maksada varamaz. Fertlerin­den herbiri elinden geldiği derecede bu farzı eda etmeyen bir millet için dünya ve âhirette ziyandan kurtulmağa imkân yoktur. Hüsrandan (ziyandan) kurtulmak isteyen her millete şu farzı eda etmek vacibdir O da:

Hayrı tavsiye etmek, gerden korun­mak, yahut birbirine hakkı, birbirine sabrı tavsiye etmek.

Şayet bir millet ahlâkça uğradığı alçalmalar yüzünden hayr namına, hak namına vuku bulan tavsiyeleri kötümsüyor, yahut herkesi hayra davet etmek hususunda gevşeklik göstermeyi tercih ediyorsa bu hal o milleti dünyada zillet, esaret ve izmihlale, ahirette azaba sürükler.

Bîr millet bu yolda gevşeklik gösterdiği halde onun ıslâh ediIemiyeceğine inanarak ortalıktaki fenalığa yalnız kalben bûzzetmek

suretiyle, dünyadaki hüsrandan olmasa bile, uhrevi hüsran­dan kurtulacağına kail olmak, hiç bir kimse için caiz olmaz. Gerçi bugünkü müslümanlardan bir kısmı, bilhassa din âlimleri buna zahib olmaktadır. Fakat bu zehaplarında pek büyük hata ediyorlar. Çünkü bunların vazifesi kendilerinden yüz çevrilse de, başka ne yapılsa da, halkı irşad etmek ve ziyandan kurtulmanın yolunu gös­termektir. Onun için bu vazifeyi başarmaktan kaçınmağa imkân yoktur. Şu var ki gerek ulemâya, gerek ulemadan görünenlere bu vazifeyi eda için halin, zamanın bütün icaplarını, her milletin hu­susiyetlerini nazarı dikkate almaları, söz söylemenin usulünü öğrenmeleri, söz söyleyebilmeleri için milletlerin tarihini, milletleri yük­selten ve alçaltan amllerin mahiyetini öğrenmeleri, ahlâk ilmine, ruhiyat ilmine vakıf olmaları, elhasıl batıl fikirler akıllara nasıl yol bulur, akıl ile hakkın arası nasıl bulunur, insanlar serden na­sıl korunur, hayra nasıl cezbedilir gibi bütün incelikleri bellemele­ri ve ona göre insanlara hitab etmeleri lâzımdır. Bunları öğrenme­den halka karşı söz söylemeğe teşebbüs ettikleri takdirde halka bir şey öğretemiyeeckleri için halkın vebalini yüklenmiş olurlar. Bunların âciz olduklarını söylemeleri de bir fayda temin etmez. Zira bunlar dedikodu ile, elfaz münakaşası ile o kadar vakit kay­bediyorlar ki, kayıb ettikleri bu vakit, müsbet ilimleri tahsil et­melerine fazlasîyle kâfi gelir. Bunlar da eski büyükler gibi ilim tahsiline çalışırlarsa Allah da onlara yardım eder. Halbuki böyle yapacaklarına lüzumsuz bir takım tahayyüllere dalarak vakit kay­bediyor, sonra acz iddia etmekle vebalden kurtulmayı umuyorlar. Bunlar mazeretlerinin kabul olunmasını değil, başlarına bir be­lânın gelmesini beklemelidirler.

Bu belâdan kurtulmak isteyenler, gösterdiğimiz tarzda çalışmalı, uğraşmalı ve bu surenin anlattığı dört esasa sarılmalıdırlar. Çün­kü bu dört esas, insanların bahtiyarlığını temine kâfidir [235].





Di?er Yaz?lar? Okumak ?çin T?klay?n?z.

Hz.Ali´nin Yakarışı - Kumeyl Duası
Peygamberimiz(s.a.v.)
Kamuoyunun Dikkatine!
Namazı Huzur ve Huşu İle Tamamlamak
Sünnetin Otoritesi
Veda Haccı´nda Hz. Muhammed (sav)´in Yaptığı Konuşma
Zahid El_Kevseri -1 (r.aleyh) İhsan Şenocak
Allah´ı Unutmak Fasıklık ve Nifak
Orucun Zâhirî Farzları, Sünnetleri ve Orucun İfsadı Halinde Lâzım Gelen Hükümler
Arkadaşlık-Dostluk-Kardeşlik
Peygaber Efendimiz (sav.)
Hz.Peygamberi Anmanın Hakikatı - Şeyh Muhammed Muta El-Haznevi (k.s)
Kalbin Süratle Değişmesi, Sebat ve Bozulma Kısımlarında Kalbin Taksimi-İmam Gazali
İstiğfârın Fazileti - İmam Gazali
Aklın Şerefi,Hakikati ve Kısımları İmam Gazali
Orucun Sırları ve Bâtınî Şartları - İmam Gazali
İnsanın Saadeti Allahu Teala´yı Bilmektedir İmam Gazali
Tasavvufa Yabancı Kaynak Arayan Türk Araştırmacılar
Hacı Bektâş-ı Velî ve Bektaşiliğin Tarihi Seyri Mehmet Oruç
Tasavvufun Kaynağı Nedir ? Mehmet Sami SAYAR
Süleymaniye Kürsüsünde Mehmet Akif Ersoy
Şatahât İbarelerinin Anlaşılmasına Doğru: Metodik Bir Deneme Prof. Dr. Ethem Cebecioğlu
Fecr Vakti Hakkında
Eşimiz ve Çocuklarımız Birer Emanettir
Hadis-i Şeriflerde Ramazanın Fazileti
Ruhban
Rasulullah Efendimize (s.a.v.) Salavat Getirmek
Gücdüvani Hazretlerinin Tavsiye Ettikleri Düsturlar
Evliyanın Himmeti ve Yardımı Hakkında Bir İnceleme
Receb Ayı Hakkında
Hz. Peygamber’e İtaat, O’na ve Halifelerine Tâbi Olmak Hakkındaki Hadisler
Sabırlı ve Sabrı Öğütleyici Peygamber
Peygamberimiz Aleyhisselamın Fetânet Sıfatı
Tevrat´ta Hz.Muhammed (sav)
Bir Kul Olarak Hz. Peygamber (s.a.v.)
Rasulullah Efendimizin (s.a.v.) Üstün Özellikleri
Kuran´ın Yazımı
Kuran´ın Fazileti
İnsan Kalbinin Özellikleri İmam Gazali
Güzel Ahlâk ile Kötü Ahlâkın Hakikati
Vesvesenin Anlamı ve Galebe Çalmasının Sebebi İmam Gazali
Ağlamak
Ahi ve Ahilik Üzerine
Taftazani´nin Hz.Muaviye hakkında Görüşleri
İnsanın Kusurlarını Bilmesinin Yolu-İmam Gazali
Sevgi - İmam Gazali
Kalbin Askerleri -İmam Gazali
Coğrafi Keşiflerin Amacı Neydi? Semih Yakut
Asr Suresi - Mehmet Akif Ersoy
Gaflet Ehlinin Çirkin Sıfatları Kutul Kulub
Kalp Kelimesinin Anlamı - İmam Gazali
Hizmet Ehli ve Hizmetin Mükâfatı
Şarkiyatçı Bakış Açısının Din Araştırmalarına Etkisi-Murteza Bedir
İmam Sadık´ın Süfyan-ı Sevri´ye Öğütleri
Hayrettin Karaman Hocanın Varları Yokları
Endülüs Fetih ve Reconquista
Allah´tan Af ve Rahmet Dileme Hakkındaki Dua İmam Zeynelabidin (k.s.)
Allah Yolunda Mal Harcayanlar
Zekatın Önemi Ve Faziletleri
İhya Edilmesi Müstehap Ve Lutfun Umulduğu Geceler
Rasulullah Efendimizin(a.s.) Ramazan Hutbeleri
Ramazan-ı Şerife Dair
On Fearful Awareness of Allah (Taqwa)
Şaban Ayı´nın Faziletleri
Kuran´da Cinler
Adalet
Peygamberimiz(s.a.v.)
Emanet ve Tevbe
Secdenin Fazileti
Ehli Sünnet´in Kelime-i Şehâdet Hakkındaki İnancı
Ölümü Hatırlamanın Fazileti
İmam Ebu Hanife
Güzel Ahlâk ile Kötü Ahlâk´ın Hakikati
Allah Korkusu
Tasavvufi Istılahlar
İslam´ın Beşinci Esası Hac
Selef-i Salih Tarafından Yapılmadığı Halde Sonrakilerin Ortaya Çıkardıkları Sözler Ve Fiillerin Beyanı
İslam Ve İmanın Açıklaması, Akaid, Ehli Sünnet´e Göre Kalbî Amellerin Şerhi
İslam´ın Dördüncü Esası Oruç
Rıza Makamının Hükümleri Hakkındadır
Modern Sünnet Aleyhtarlığı Serdar Demirel
İlmin Fazileti, Alimlerin Sıfatları,Marifet İlminin Diğer İlimlere Üstünlüğü
Gecenin Beş Evradı Hakkında
Kur´an Okuma Adabı
Tasavvuf
Talebe
Takva-Vera
Zulüm
Sevgi-Gadab
Mürid
Münakaşa-Münazara
Mücahid Evliya
Mümin-Münafık-Müslüman
Mukarreb-Yakin
Menkıbeler- II
Menkıbeler- I
Mal
Marifet
Kur´an-ı Kerim
Kul
Kötü Söz-Lanet
Konuşmak
Komşu
Kıyamet
Peygamberimiz(s.a.v.)
Kıssadan Hisse
Keramete İtiraz
Keramet
Kalb
Kader
Kabir
İtikad
İtaat
İstihare-İstişare
İstiğfar - Tevbe
İstanbul
İslamiyet
İnziva-Riyazet
İnsan
İman
İhlas
İftira
Hüsn-i Zan
Huzur
Huşu Tevazu
Hilafet
Hikmetli Sözler
Hidayet
Hicret
Hızır Aleyhisselam
Hırsızlık
Helal Kazanç
Hayr-Himmet-İyilik-Lutf
Haya-Utanmak
Hasta İlaç Şifa
Hased
Haram Günah
Hadis-i Şerifleri Kabul Etmemek
Hac Namaz Oruç Zekat
Günahkarlıktan Evliyalığa
Günahkar
Gıybet
Gaflet Uyku
Fütüvvet Mürüvvet
Fitne-Nemmam-Yalancılık
Fıkıh
Fazilet Kemalat
Farz Nafile
Fakirlik Temizlik
Evliyanın Büyüklüğünü İnkar
Evliyayı Üzmek
Evliyanın Halleri
Evliya Hayatından Sahifeler VI.
Evliya Hayatından Sahifeler V.
Evliya Hayatından Sahifeler IV.
Evliya Hayatından Sahifeler-III
Evliya Hayatından Sahifeler-II
Evliya Hayatından Sahifeler- I
Evliya
Evlilik ve Hanımlar
Evlat Yetiştirmek
Emr-i Ma´ruf ve Nehy´i Münker
Ehl-i Sünnet Ehl-i Bid´at
Edep ve Terbiye
Dünyanın Hakikatı
Dünya
Devlet İdarecilerine Siyaset Dersleri
Devlet Başkanlarına ve İdarecilere Nasihat
Davet ve Misafirperverlik
Mücahid Evliyalar
Cimrilik Cömertlik İsraf Kanaat
Cennet Cehennem
Cehalet Hikmet İlim
Böbürlenmek Kibir Şöhret Ucb
Bidat
Besmele Hatmi Tehlil Kelimeyi Tevhid
Bela Dert Musibet Sıkıntı Üzüntü
BEDBAHTLIK GÖSTERİŞ RİYÂ
BASîRET FİRÂSET
AHMAK AKIL VESVESE
AHLÂK, HUY ve RÛH
AĞLAMAK
ARKADAŞLIK DOSTLUK KARDEŞLİK
Alim ve Müceddid


Alnımızı Koyacak Yer Bulamazdık
İbn Ömer (r.a.) şöyle anlattı:Hz. Peygamber (a.s.), Kur´an okurdu. Bazen içinde secde ayeti bulunan bir sureyi okurdu da hemen secde ederdi. Biz de ona uyarak secde ederdik. O kadar (kalabalık ve sıkışık bir halde secde ederdik) ki, bazılarımız alnını koymak için yer bulamazdı.
Sahih-i Müslim´deki hadis numarası: 900

Dağ Parçalanırdı
Şayet biz bu Kuran´ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, andolsun onu Allah korkusundan saygı ile baş eğmiş, parça parça olmuş görürdün. İşte Biz, belki düşünürler diye, insanlara böyle örnekler veririz. (59/21)

Bu site Şeyh hazretlerinin sevenlerince hazırlanmış olup, Haznevi cemaatının ve yüce üstadının resmi sitesi değildir.